10.15-10.30 #9; Doç.Dr. Hayrettin RAYMAN*
.

ÂŞIK SEYRÂNΒDE ATASÖZLERİ VE DEYİMLER

Giriş:

A. Atasözü:

İslâmiyet’ten önceki Türk edebiyatında sav olarak bilinen atasözü terimi, İslâmiyet sonrası edebiyatımızda darb-ı mesel, mesel, emsâl, hikmet, hisse gibi kavramlarla karşılanmıştır. Türk edebiyatının ilk önemli yazılı kaynaklarından biri olan Divanü Lügat’it Türk’te ise atasözü yerine sav, söz, haber, mektup risâle, atalar sözü, darb-ı mesel, kıssa, hikâye terimleri kullanılmıştır.

Tanzimat’ın öncü yazar ve şairlerinden İbrahim Şinasi Efendi, Durûb-u Emsâl-i Osmaniyye adlı eserinde atasözünü şöyle tanımlar: “ Darbı meseller ki halkın hikmetleridir. Dilinden çıktığı milletin düşünce dünyasını yansıtır.” Ebuziyya Tevfik Bey ise Şinasi’nin bu konudaki görüşünü geliştirir. “Atasözü, dilde biçimlenmiş ve kullanılarak yayılmış özlü sözlerdir.” Şemseddin Sami’ye göre atasözü “ Bir olay veya hikâye üzerine kurulmuş, genel bir kural gibi değerlendirilen, yol gösteren, töre ile ilgili bir hikâye ve öğüte dayanan meseldir.” Muallim Naci, “Halk arasında yaşayan ve hikmet değeri olan ” söz olarak algılar (Eyüboğlu, 1975: 18). Ömer Asım Aksoy, Atasözleri ve Deyimler adlı eserinde görüşlerini “Atalarımızın, uzun denemelerine dayanan, yargılarını genel kural, bilgece düşünce ya da öğüt olarak düsturlaştıran ve kalıplaşmış şekilleri, bulunan kamuca benimsenmiş özlü sözler” şeklinde dile getirir.

Fransız felsefe ve dilbilgini Emile Littre atasözünü “ Halk ağzında dolaşan ve az kelimeye sığdırılmış, genel kural niteliği taşıyan yaygın sözler” diye tanımlar.

Atasözleri bir milletin iç dünyasının en iyi göstergesidir. Onlar sayesinde bir toplumun yaşama şartları, töre ve dünya görüşü, felsefesi, değer yargıları anlaşılabilir. Atasözünü insanlar gelişi güzel, ulu orta kullanmazlar. Atasözleri, bir düşünceyi savunmada bir olayı veya bir davranışı yorumlamada, eleştirmede kullanılan dil aracıdır(Eyüboğlu: 1975-20). Öğeleri tam veya öznesi, yüklemi, tümleci eksik bir önermedir. İçindeki düşünce, dolaylı yoldan benzetme ile söylenir.

Gelişme:

Anonim halk edebiyat mahsullerinden olan atasözlerinden halk şairlerimizin geniş ölçüde faydalandığı görülmektedir. Halk şairi atasözlerine neden baş vurur, niçin kullanır? Bunun nedenleri; küçük bir söz dağarcığına büyük bir âlemin sığdırılması isteği, şairlerin şiirlerini daha etkili hale getirme düşüncesi, söylediklerinin doğruluğuna çevresindekileri inandırma, sağlam bir yapıları olan ve zamana karşı az yıpranan atasözü yardımı ile eserlerinin kalıcı olmalarını sağlama sayılabilir.

Bildirimizde Develili Âşık Seyrânî’nin atasözleri ve deyimlerden malzeme olarak yararlanış şeklini ortaya koyarken çıkış noktamız şairin atasözleri ve deyimleri hangi psikolojik atmosferde, nasıl ve ne amaçla kullandığını incelemek şeklinde olacaktır.

1. Sağ gözün sol göze faydası yoktur. Şair bu atasözünü değiştirerek kullanır:

Sağ gözden sol göze yoktur faide

Bak kendi başının selâmetine ( Hasan Avni Yüksel, 1987: 23-3).

Kişiler, bir zorda kaldıkları zaman arkadaş ve dostlarından yardım ve yakınlık beklerler. Umdukları gerçekleşmediği zaman hayal kırıklığına uğrayıp çevresindeki insanlar tarafından bu atasözü ile teselli edilir. Uyarı ve biraz da karamsar bir psikoloji ile sözün kullanıldığı görülmektedir. Şair, bu atasözü ile kişilerin başkalarına fazla güvenmemelerini, kendi yağları ile kavrulmalarının daha doğru olduğunu vurgulamaya çalışır. Bu atasözü “Başkalarından gelen öyün olmaz, o da vaktinde bulunmaz” atasözü ile eş anlamlıdır.

2. Arı ormanda çeç yapar, bal yapmaz.

Câhilin misâli yaban arısı

Çeç yapsa bal yapmaz orman içinde (Yüksel, 1987: 46).

Didaktik bir şair olan Seyrânî burada cahil kişi ile yaban arısı arasında bir bağ kurmuş, ders verme amacı ile düşüncelerini dile getirmiştir. Yaban arısı ve cahil kişilerden başarı elde etmek için onların öncelikle eğitilmeleri gerekir. Herkesten aynı başarıyı, aynı verimi beklemek doğru değildir. Arının bal yapabilmesinde yaşadığı ortamın etkisi büyüktür. Kişilerin başarılı olabilmesi için de onlara gereken çalışma şartları ve iyi bir ortam sağlanmalıdır. Uyarı ve insanlara yol gösterme psikolojisi içinde söylenen bir atasözüdür.

3. Kulun rızkını Allah verir.

Kulun rızkını verir hazret-i Bârî

ılan gülleri incitmez hârı (Yüksel, 1987: 48-3)

Şair, sözü değiştirerek kullanmıştır. Dünyada herkesin rızkını veren Allah’tır. Halk arasında Allah’ın yarattıklarını, rızksız bırakmayacağına inanılır. Diken sert ve inciten bir nesnedir. Gülün çok arzulanmasına karşılık diken kimse tarafından kabul edilmez. Ancak gülün dikeni kendisini incitmemektedir. Herkes kendi kusurlarını belli bir zaman sonra kabullenir. Atasözünde hoşgörü psikoloji ve kader ön plana çıkarılmıştır.

4. Koyun kurda, eyer ata har değildir.

İstemez hâkim, bir şahid-i baydan

Kurda koyun, at eyere har dese

Yahşi balık tuttum ben kuru çaydan

Yerden göğe doğru, yağar kar dese ( Yüksel, 1987: 26).

Hâkim, eğer zengin şahit; kurda koyun, ata eyer diken derse,kuru çaydan güzel ve büyük balık tuttuğunu söylerse, karın yerden gökyüzüne doğru yağdığını iddia ederse onun şahitliğine itibarlı olmasına rağmen onay görmez. Hâkim, şahitlerden böyle yalan ifadeler duymak istemez. Aksi halde karar vermesi güçleşebilir, yanlış karar verir. Şahidin konumundan çok, söyledikleri doğru bilgiler hâkimi ilgilendirir. Şair, adalet duygusunu bazı kişilerin bozduğunu düşünerek yargıçların karar verirken dikkatli olmaları gerektiğini vurgular. Şüphe psikoloji içerisinde kullanılan bir sözdür.

5. Bal tutan parmağını yalar. Seyrânî bu atasözünü aynen kullanır.

Bal tutan elbette parmağın yalar

Cismime hüsnünden sor ne bulaştı (Yüksel, 1987: 63-3).

İmkânları geniş bir işin başında bulunan kimse, bu imkânlardan az da olsa yararlanır. Bu düşüncenin ana fikir olduğu atasözünde şair, bal tutanın parmağını yalamasının normal olduğunu vurgulamaya çalışmıştır. Şairin güzelliğinden vücuduna bulaşan bir şey yoktur. Aslında cismine güzelliğinden bir şeylerin bulaşması gerektiğine inanmaktadır. Mademki bal tutan , baldan azda olsa kısmetini alıyor. O zaman güzelliğin de az çok vücuda yansıması doğaldır. Halbuki sor demekle güzelliğinden vücuduna bulaşan fazla bir şey olmadığını söylemektedir.

6. Dağ ne kadar yüce olsa yol üstünden aşar.

Yaratılmış alçak yüce dağların

Hep üstünden kervan geçti yol geçti (Yüksel, 1987: 63-5). Atasözünü bozarak kullanan şair, insanların hayatta karşılarına büyük güçlüklerin, engellerin çıkabileceğini söylüyor. Ama insanoğlu, sırasında aklını ve mantığını, sırasında fizikî gücünü kullanarak bu güçlükleri yenmiştir. Şair burada moral vermekte ve atasözünü iyimser bir psikoloji içerisinde kullanmaktadır. İnsan istedikten sonra yenemeyeceği güçlük, çözemeyeceği problem yoktur.

7. Azan belâsını bulur. Şair bu atasözünü nakil yolu ile değiştirerek kullanır.

Akıl olan bu esrarı hep bilir

Dediler azan da belâsın bulur(Yüksel, 1987: 67-8).

Azmak fiilinin bizim kültürümüzdeki anlamı pek olumlu değildir. Azmak, taşkınlıkta ileri gitmek, kötülüğünü artırmak anlamındadır. Azmak tehlikeli, etkili duruma gelmedir. Şaire göre insanlar, kötü işlerle uğraşmamalı, daima akıl ve mantıklarıyla hareket etmeli, kendilerini kontrol mekanizmasını, ellerinden bırakmamalıdırlar. Söz uyarı amacı ile kullanılmış olup bu atasözünün bir başka versiyonu “ Azan belâsını, arayan Mevlâsını bulur” şeklindedir.

8. Saz çalmayan tel kadrini bilemez. Her eşya, her nesne herkes için aynı önemi, aynı kıymeti ve önemi ifade etmez. Saz, sarrafın işine altın kadar yaramaz. Nasıl sazın kıymetini âşık bilirse altının kıymetini de sarraf bilir. Şair, bu sözü değiştirerek öğüt ve uyarı amacı ile şu hale getirir:

Davut Nebî haddesinden çekildi

Saz çalmayan tel kadrini bilir mi (Yüksel, 1987: 70-5).

9. Gönül kimi severse güzel odur.

Gönül kimi severse güzel odur

Sen Hak’tan nasibini al kara gözlüm (Yüksel, 1987: 71-3).

Güzellik anlayışı kişiye göre değişir. İnsan sevdiği kişinin kusurlarını göremez. Görse bile bu kusurlar onu rahatsız etmez. Hoşgörü psikolojisi içerisinde söylenen atasözünü şair hiç değiştirmeden kullanır.

10. Tırnağı olsa başını kaşır. Bazı kişiler, söylediklerini kendi hayatlarına geçiremezler. Konuşmaları ile davranışları arasında tezatlar vardır. Seyrânî çevresindeki kişilerin sözlerini dinlemiş bundan zarar görmüş ve pişmanlık duymuştur. Başka insanların da zarar görmesini istemediği için atasözünü değiştirerek karamsarlık psikolojisi içerisinde kullanmıştır.

Tırnağın bulsan başın kaşırdın

Seyrânî’yi doğru yoldan şaşırdın (Yüksel, 1987: 106-4).

11. Altın eyer vursan eşek at olmaz.

Altun eyer vursan eşek at olmaz

Şimdi kişi bildiğine gidiyor (Yüksel, 1987: 123-7).

Bu sözün Ziya Paşa’nın Terkib-i Bend’inde versiyonu şu şekildedir:

Bed asl’a necabet mi verir hiç üniforma

Zerdüz-i palan ursan eşek yine eşektir ( Şükrü Kurgan, 1969:33)

Şair, atasözünü değiştirerek kullanmıştır. Çevresindeki kişilere güveni yoktur. Üniforma kişinin kimliğini örtmeye yeterli değildir. Öz daima ön plandadır. Öz biçimi tayin eder ama biçim özü tayin edemez. Toplumun bozulduğunu gören şair karamsar bir psikoloji içerisinde şairin öğüt ve uyarı amacıyla bu sözü kullandığı görülmektedir.

12. Ne ekersen onu biçersin. Arpa eken buğday biçemez, iyilik yapmayan iyilik göremez, her şey karşılıklıdır. Burada seçmek; görmek,ayırt etmek anlamlarına gelir. Bir şeyi tanımamıza yarayan öğeler vardır. Bu özellik onu başkasından ayırmamıza yardım eder. Atasözü değiştirilerek kullanılır:

Kimi dikenini gülünden seçer

Herkes ektiğinin mahsulün biçer (Yüksel, 1987: 125-3).

B. Deyimler: Eski karşılığı tabir olan deyimler, Türkçe’nin sadece güzelliğini değil, zenginliğini,anlatım gücünü de ortaya koyar. Bir duyguyu ve düşünceyi kavramada, bir gerçeği, bir olayı daha iyi anlatmada, ifadeyi güçlendirmede görev üstlenirler. Tanzimat’tan sonra Ahmet Vefik Paşa, Muallim Naci, Şemseddin Sami deyim yerine ibare, beyan, ıstılah kavramlarını kullanır. Türk Dil Kurumu’nun Türkçe Sözlük’ünde deyim “ Genellikle gerçek anlamından az çok ayrı, ilgi çekici bir anlam taşıyan kalıplaşmış anlatım” şeklinde tanımlanır(Türkçe Sözlük, 1998: 576).

Batı dillerinde expression, idiom, parable, metaphor, paradox gibi kavramlarla karşılanmaktadır. Deyimler; dillerin türeme, gelişme evreleri içinde kişilik kazanır; bir zaman sonra dilde gündelik yaşamın bir öğesi önemine ulaşır, günün birinde de bilinmeyen sebeplerle unutulup giderler. Deyimler, çoğunlukla anlam sözlüğüne somut benzetmelerden yararlanarak geniş kavramlı güçlü değerler kazandırır. Her dilde kalıplaşmış sözler ve söz öbekleri vardır. Bunların gerçek anlamlarını, yapılışlarını, nasıl, niçin üretildiklerini o dillerin kuralları açıklayamaz. Dil bilginleri deyimleri, dilin özel ürünleri olarak kabul edip, dilbilimi bakımından çözümlenmelerini gerekli görmezler. Bunlar atalardan kalma olup değişmez olmuşlardır (Sabahatin Eyüboğlu, 1975: 7). Deyim; kuruluştaki anlamı kelimelerin düz anlamından farklı olan, özel anlamları bulunan, belli bir kurala bağlanmayan, açıklanması derin incelemeyi gerektiren, yapısı değişmeden başka bir dile çevrilemeyen söz öbeğidir.

Deyimler çoğunlukla atasözleriyle karıştırılır. Fakat aralarında önemli ayrımların olduğu da unutulmamalıdır. Atasözleri genel kural özelliği taşır. Her zaman her yerde geçerlidirler. Bir öğüde, bir yargıya dayanırlar. Deyimlerde ise bir kural, bir öğüt, bir yargı bulunmaz(Asım Bezirci, 1991: 10). Deyimler genel değil, özel durumlar içindir. Deyimlerin fonksiyonu anlamı güçlendirmek ve güzel göstermektir. Deyim bir önermeyi dile getirmez, bir cümlenin ancak parçası olabilir. Atasözlerinin amacı ise ders vermek, yol göstermek, uyarıcı rol oynamaktır (Bezirci, 1991:10). Şairin kullandığı deyimlerden bazıları şunlardır:

1.Gözüne görünmek: Belli, açık olmak.

Gelüb görünsen de gahi gözüme

Gönlün bahtım gibi yâr değil bana (Yüksel, 1987: 34-1).

Şair kaderi ile özdeş olmuştur. Ancak gönlü şansı gibi kendisine bağlı değildir. Sen gözüme görünsen de gönlüm seni tanımayabilir.Gönlüne söz geçirme gücü yoktur.

2.Yüzüne gülmek: Birine yalandan dostluk, yakınlık göstermek, çıkar sağlamak için güler yüzlü davranmak, dalkavukluk etmek, eşyalar içinse güzel ve temiz olmak.

Sahte bir cilveyle gülme yüzüme

Candan muhabbetin var değil bana (Yüksel, 1987: 34-1).

Şair, sevgilinin hareketlerinden şüphe etmektedir. Onlar gerçek bir hareket değil sanki birer cilvedir. Sevgilinin kendisini içten sevdiğinden kaygılıdır.

3.Suyu yokuşa akıtmak: Bir işin olmaması için olmayacak şartlar öne sürmek, işi engellemeye çalışmak.

Kurtuluş yok el oğlunun elinden

Dilerse akıtır suyu yokuşa (Yüksel, (1987: 40-1)

İnsanoğlunun elinden her iş gelir. Eğer önüne gelen bir işi yapmak istemezse sudan bahaneler uydurur, inandırıcı bir sebep ortaya koyamaz. Olacak bir işi olmayacak gibi gösterir. İşin olması daha kolay iken o, olumsuzu tercih eder.

4.Sözüne uymak: Başkasına inanmak, kanmak.

İblisin sözüne uymalı değil

Seni doğru yoldan şaşması da güç (Yüksel, 1987: 41-3).

Toplumda herkesin sözüne uymak doğru bir davranış değildir. Hele bu kişi İblis ise onun sözüne hiç inanılmaz. Akıllı kimseler doğru bildiklerinden ayrılıp yanlış yola kolay kolay sapmazlar.

Aklını ziyan etmek: Aklını iyi kullanamamak, kafasını kullanamamak.

Methini eyleyim melek sîmânın

Aklımı ziyan etti kaşı kemanın (Yüksel, 1987: 47-2).

Şair burada bir keman kaşlı sevgili uğruna aklını kaybetmiştir. Sevgilinin keman kaşı aklını başından almıştır. Sevgilinin aşırı güzelliği vurgulanmaya çalışılmıştır.

5.Bağrını dövmek: Üzülmek, dertlenmek, pişmanlık duymak.

Gezer idik yâran ilen eşilen

Bağrımız dövelim kara taşilen (Yüksel, 1987: 58-2).

Şair eş ve dost ile gezerken bir anda yalnız kalmış, eşinden, dostundan ayrılması onu üzmüştür. Büyük bir pişmanlık içindedir. Bağrını dövmek istemekte, hem de kara taşla. Karanın bizim kültürümüzdeki yeri olumlu değildir. Kara gecedir, kötülüktür.

6.Beli bükülmek: Güçsüz kalmak, Bir iş yapamayacak duruma düşmek, Yaşlılık yüzünden beli öne doğru eğilmek, kamburlaşmak.

Seyrânî der ki belim büküldü

Ağzımın içine dişler döküldü (Yüksel, (1987: 70-5).

Şair, hayatının sonlarına yakın böyle söylemiş olabilir. Beli bükülmek gerçek anlamda yaşlılığı ifade ederken, mecazi anlamda beklenilmeyen bir zorlukla karşılaşma ve önüne çıkan problem karşısında çaresiz kalmayı anlatır.

7. Dili durmak: Konuşamamak, ölmek.

Bir yâr bana dolap kurdu

Hicabımdan dilim durdu (Yüksel,1987: 101-2).

Şair sevgiliye güvenmiş, sevgili ise ona bir hile, bir tuzak hazırlamıştır. Bu öyle bir tuzak ki şairin kurulan tuzak karşısında dili tutulmuş ne yapacağını şaşırmıştır. Bu deyim, şaşkınlık ve kaygı ifadesi taşımaktadır.

8. Başını yoluna koymak: Bir işe girişirken ölümü göze almak. Bir işin olması için her türlü kötülüğe katlanmak, göğüs germek.

Koydum yoluna bu seri

Rûyin ahmerdir ey peri (Yüksel, !987:108-2).

Sevgilinin yoluna âşık baş koymuştur. Sevgili bir peri kadar güzel olup yoluna baş koymaya değer bir insandır.

9.Cebi delik olmak: Tutumlu olmayan, savurgan kimse,züğürt, parasız, para tutmayan.

Seyrânî’nin cebi delik

Her ne kosan döker saçar (Yüksel, 1987: 146-10).

Şair burada kendi özelliğini ortaya koymakta, kendi eleştirisini yapmaktadır. Şiirden anlaşıldığına göre şair biraz dağınık, biraz da geçimsizdir. Aslında şair kendi özelliğini söylemeye çalışırken öteki şairlere ait temel bir özelliği de dile getirmektedir.

10.Defterini dürmek: Birini öldürmek, işine son vermek

Ömrümün defterini dürdüm

Hâk-i pâye yüzüm sürdüm (Yüksel,1987: 147-2).

Şair, ömrünün sonlarına doğru her şeyden elini ayağını çekmiştir. Sadece tanrı yoluna yönelmiştir. Artık dünya işlerine değer vermediğini belirtmektedir.

11.Yüz çevirmek: Birine gösterdiği ilgiyi, yakınlığı kesmek.

Yüz çevirdi benden ol yâr

Gece gündüz kılarım zâr (Yüksel, 1987: 113-3).

Sevgili âşıktan yüz çevirmiştir. Onun bu tavrı âşığı derin üzüntüye yöneltmiştir. Âşık gece gündüz ağlamaktadır.

12. Bağrına taş basmak: Derdini kimseye açmaksızın her türlü acıya katlanmak. Seyrânî bu deyimi şöyle kullanır.

Güzelim bağrıma kara taşlar

Basar gider misin kıyamete dek (Yüksel, 1987:47-1).

Sevgili âşığın halinden anlamamaktadır. Onun birazcık ilgisi âşığın dünyasını aydınlatacaktır. Âşık umutsuzdur. Kıyamete kadar sevgilinin ilgisizlinin süreceğinden korkmaktadır.

13.Pişmiş aşa soğuk su katmak: İşi bozmak anlamındadır. Bitmiş veya bitme aşamasına gelmiş bir işi bozmak, olmaması için çalışmak anlamını ifade eder. Şair bu dünyada kendi halinde yaşadığını, kimsenin işine karışmadığını, çevresindeki insanlara zarar vermediğini söylemektedir.

Soğuk su katmadım pişmiş aşına ( Yüksel, 1987: 129-3 ).

SONUÇ

Âşık Seyrânî, 19. yüzyılın büyük didaktik şairlerinden birisi olmasına karşılık adı, Sümmânî, Erzurumlu Emrah, Ruhsâtî gibi bir âşık koluna verilmemiş, kendisine “Baba” sıfatı verilmemiştir. Bunu bir eksiklik olarak gördüğümü ifade etmek isterim. Kanaatimce böyle bir sıfatın kendisinden esirgenmesi dilinin biraz sivri, hicivlerinde acımasız olmasının yanında, yoksulluğu ve bir süre sürgün hayatı yaşamasının payı olsa gerek. Ancak didaktik şair olmasının yüklediği sorumluluk gereği insanları eğitmeyi, onları iyiye, doğruya, güzele yönlendirmeyi amaç edindiği için halkın kültür malzemelerinden kabul ettiğimiz atasözü ve deyimleri şiirlerinde kullanarak misyonunu yerine getirmiştir.

 

KAYNAKLAR

Hasan Avni Yüksel, Âşık Seyrânî, Ankara 1987.

Asım Bezirci, Deyimlerimizin Sözlüğü,İstanbul 1991.

E. Kemal Eyüpoğlu, On Üçüncü Yüzyıldan Günümüze Kadar Şiirde ve Halk Dilinde Atasözleri ve Deyimler, İstanbul 1973.

Türkçe Sözlük, Ankara 1998. TDK: Yayını.

Şükrü Kurgan, Ziya Paşa, Hayatı, Sanatı, Eserleri, İstanbul 1969.

 

 
.