11.30-11.45 Arş Gör. Zehra GÖRE*
.

SEYRÂNΒNİN ARUZLA YAZILMIŞ ŞİİRLERİ

Halk ve Divân edebiyatı bir bütünün iki yarısı gibidir. Birbirinden çok farklı gibi düşünülen bu iki edebiyat, sonuçta aynı kültürün aynı duyuş ve aynı zevkin ürünüdür. Edebiyat genel bir ifadeyle; toplumun aynasıysa Halk ve Divân edebiyatı mahsulleri de bize bu aynadan yansıyan toplumun ta kendisidir. Şekil ve muhtevâ bakımından bazı farklılıklar olmakla birlikte müşterek taraflarının olması kaçınılmazdır. Yanyana yaşayan milletler arasında bile bir kültür alışverişi olduğuna göre aynı milletin kendi içindeki benzer durum da yadırganamaz. Divân Edebiyatı’nın önde gelen şâirlerinden, Usulî, Nedîm, Şeyh Gâlip, İzzet Molla, Âkif Paşa ve daha birçok şâir heceyle; bunun yanında saz şâirleri de Divân Edebiyatı’nın etkisiyle aruzla şiirler yazmışlar, hayal ve mazmunlarını kullanmışlardır. 19. yy.’da tanınmış saz şâirlerinden olan Seyranî de aruzla şiir yazan şâirler zümresindendir. Onun bu şiirlerini ele almadan yani Divân şiiriyle müştereklerini incelemeden önce hayatıyla ilgili bazı noktalara temas etmek gerekir. Zirâ edebî kişiliğin tahlilinde bu hususlar oldukça önem taşır.

İsmi artık Develiyle özdeşleşen Seyrânî sadece Develi’nin değil 19.yy. Halk şiirinin en önde gelen isimlerindendir. Bununla birlikte ünü zamanımıza ulaşan şâir yaşadığı dönemde sadece Develi’de değil girdiği her muhitte, gittiği her memlekette tanınmıştır. Seyrânî’nin bu derece tanınmasında belki de en önemli âmil, onun devrinin adamı olması ve bunu dile getirmesinde gizlidir. Diğer taraftan taşkın kişiliği, kabına sığmaz tavrı da sanatının teşekkülünde etkili olmuştur.

Seyrânî’nin şiirlerinde özellikle de aruzla yazılmış şiirlerinde meselelere şumüllü bakışı ve tasarruflarındaki ustalık hemen göze çarpar. Bu da bize onun iyi bir eğitim aldığını düşündürür. Fakat durum hiç de sanıldığı gibi değildir. Onun yetişme tarzı ve kültüründe Oruza İmamı olan babasının etkisi muhakkaktır. Şâirin eğitiminin temelleri babası tarafından tesis edilmiştir. İki yıl kadar medrese tahsil etmiş fakat tahsilini tamamlamamıştır. Bu yüzden onun üslubundaki olgunluğu kısa tahsiliyle izâh edemeyiz. Ayrıca Seyrânî kendisinden önceki şâirlerden Halk ve Divân şâirlerini dikkatle okumuş devrin irfan ve sanat muhitlerinde pişmiştir.

Seyrânî’nin hayatıyla ilgili bir önemli husus da onun Tanzimat döneminde yaşayan bir şâir olmasıdır. II. Mahmut dönemi ve Tanzimatın getirdiği yenilikler neticesinde kaynaklanan huzursuz ortamın şâiridir. Onun eserlerindeki sert dili, isyankâr ruh bu dönemin tezâhüründen başka bir şey değildir. “Onda kadın ve aşk konularını arayanlar aldanırlar. O buralardan çok uzaklarda, perde arkası meselelerde dolaşmakta ve ölüm, ahiret, ruh, Allah, insanlık, ahlak ve fazilet gibi en karanlık ve derin mesele ve mechullerin izahını yapmaya çalışmaktadır. Madde ile alakası çok az olduğu için onda tabiat konuları da yoktur. Kısaca nev’i şahsına münhasır, orijinal bir şâirdir.

Seyrânî’nin şiirleri ilk defa toplu olarak hemşehrisi Muallim Hâzım Bey tarafından Sânihât-ı Seyrânî adıyla yayınlanmıştır. Şâirin tesbit edilebilen yaklaşık 650 şiirinden 150 kadarı aruzladır. Bu şiirleri İstanbul’a gidip geldikten ve kalem şâirleri ile temas ettikten sonra yazmıştır. Heceyle yazdıklarına göre biraz dili daha tekellüflüdür. Aruzla yazdığı şiirlerinde geçen Arapça Farsça kelime ve tamlamalardan bazılarını örnek verecek olursak:

Mucibû’d-davet, meta’-ı marifet, nefs-i emmâre, reng-i ezhâr, levh-i tersîm, fasl-ı bahar, kadr-i felek, gülbang-ı tevhid, azâb-ı âhiret, lahm-ı cism-i murtaza, fazl-ı rüchâniyyet, nevm ü gaflet, fahr-ı âlem, lafz-ı mana, dilber-i mümtâz, hezâr-pâre, mahz-ı hayât, ahsen-i sûret, ehli ukûl, gubâr-ı hâk-i pây, nâr-ı muzmer-i mâfizzamirîn… örnekleri çoğaltabiliriz. Bu demektir ki dil olarak Divân şiirine uzak değildir.

Aruzla yazdığı şiirlerin konularına bakacak olursak, bunlar da Divân şiirinin malzemesiyle örülmüştür. Divân Edebiyatında sıklıkla işlenen pekçok konuyu ya da mazmunu, mecaz veya istiareleri kullanmıştır. Bu şiirlerdeki konuları, dinî-tasavvufî, hikemî, bazen de âşıkâne şeklinde sınıflandırabiliriz.

Dinî ve tasavvufî konuları ele alışı daha çok geleneğin devamı gibi görünmektedir. Özellikle tasavvufî şiirlerde, vahdet-i vücûd, tasavvufî anlamda kâinatın yaratılışı, Hz. Peygamberin yaratılışı, tasavvufta sâiık’in son mertebesi olan fenâfillâh ve buna bağlı olarak “Ene’l Hak” diyen Hallâc-ı Mansur ve İlahî aşk en fazla işlenen konulardır.

“Ben gizli bir hazine idim ve bilmek istedim (küntü kenzi mahfiyyen)” hadis-i kudsîsi fehvasınca Allah “kün” yani “ol” emriyle kâinatı yaratmıştır. Ayrıca Hz. Peygambere hitâben “Sen olmasaydın kâinatı yaratmazdım (Levlâke levlâke lema halaktü’l-eflâke)” diye buyurmuştur. Bu yaratılış Seyrânî’nin bir şiirinde şöyle yer alır:

Hak lisânı kudretinde kavl-i kün bir nûr idi

Nûr içinde on sekiz bin âleme mestûr idi

Nûr-ı Ahmed on sekiz bin âleme manzûr idi

Lafz-ı levlâkindeki unvanı ben bilmezmiyim

Hadis-i kudsînin iktibas edildiği başka bir beytte de şöyle der:

Lafz-ı küntü kenzi mahfî vahdetin manasını

Layıkıyla fehmeden muhtâr-ı serdâr ibtidâ

Bir başka beyitde de tasavvuftaki “ölmeden önce ölmek” felsefesini konu edinir:

Olmasa ölmeden evvel ölmenin bir sûreti

Diline almazdı sultân enbiya bu sohbeti

İslâm Peygamber, şiirindeki en önemli unsurlardandır. Birçok yerde değişik ifadelerle anılmış, kâinatın yaratılış sebebi olarak gösterilmiştir. Özellikle Hicretinden, bazı mucizelerinden, son peygamber oluşundan, şefaatçiliğinden bahsedilmiş, Ahmed, Ahmed-i Muhtâr, Habîb-i Ahmed-i Muhtâr, Muhtâr-ı Serdâr, Nebiyy-i Muhterem, Fahr-ı âlem, Resulallâh isimleriyle zikredilmiştir. Aşağıdaki beyt de onun peygembere mahabbetinin bir ifadesidir:

Ben bir abd-ı Hak-perestim ey Nebiyy-i muhterem

Âşık-ı Seyrânî’yi et kendine yâr ibtidâ

Seyrânî’nin tasavvufî şiirlerinde onun mensup olduğu tarikatın izlerini de bulmak mümkündür. Müntesibi olduğu tarikatlar hakkında muhtelif görüşler mevcut olmakla birlikte, “tasavvuf ıstılahlarını daima kullanan Seyrânî’nin Bektâşî tarikatına mensup olmasa bile Bektâşî zevkine yabancı olmadığı” görüşü hakimdir. Fakat,

Bahaüddin Muhammed’den o pîr-i Nakşibendimden

Yetişdi fikrime rûhanî himmet dil-pesendimden

beytine dayanarak, onun Nakşibendî olduğunu ileri sürenler vardır. Şiirlerini incelediğimiz zaman ise Seyrânî’nin Hacı Bektaş’a olan mahabbeti ve meyli açıkça göze çarpar:

Yürütmüş cansız ol dîvârı göstermiş kerâmetler

Bizimçün ger Hacı Bektaş Veli dünyaya bir geldi

beyti bunlardan bir tanesidir. Diğer taraftan Hz. Ali’ye olan sevgisini de sıklıkla dile getirir. Onun özellikle Haydar-ı Kerrâr sıfatını yineler, Hz. Muhammed’den sonra Hz. Ali’ye gönülden bağlılığını söyler:

Al sualine cebâbım bil veliyyünnimetim

Haydar-ı Kerrâr ki sâhiptir müebbet şöhrete

Mazhar-ı sırr-ı nübüvvet Haydar-ı Kerrârdır

Sırr-ı mir’at-ı nebînin daimâ mümtâzı bir

Kerbelâ hadisesi, Hasan ve Hüseyin, dolayısıyla Yezîd’i de şiirlerine çokça konu edinen şâir Yezîd’in ruhuna lânet okumak ister ama Rahmân’ın rahmeti onun bu isyanına galib gelir, Kerbelâ’daki şehid edilişi son derece üzüntülü ve acıklı bir şekilde yâd eder:

Gam ile yuğrulduğunda şüphe yoktur âlemin

Zulm ü dest-i Kerbelâ’dan al haber duy zahmeti

Onun şiirindeki dinî konular bu kadarla sınırlı değildir. Yukarıda da işaret ettiğimiz gibi şâirin dinî kültüründe ailesinin özellikle de babasının payı büyüktür. Şiirlerindeki diğer dinî motiflere bakarak onun bilgili ve samimî, ehl-i sünnet akidesine bağlı bir müslüman olduğunu görürüz. Din istismarcılarına özellikle de vaizlere mütamadiyyen çatar. İnsanların huzurunun ve mutluluğunun İslâm dininde olduğunu söyler:

Cümle halkın dînin Allâh dîn-i İslâm eylese

Kalmaz hiç mazlûm eger hak zulmi ilzâm eylese

Diğer taraftan İslâm dini ile ilgili olarak, âyet, hadis, tefsir, ahiret, dört halife, cennet, cehennem, mahşer, sırat, melek, şeytan, namaz, oruç, hac, zekât ve kutsal kitaplar gibi pekçok dinî motif şiirlerinde yer alır :

Zebûr İncil ile Tevrât yüz suhûf manâların cümle

Cihânın fahrına nâzil olan Kur’ân’da bulmuşlar

Ayrıca Divân şiirinde önemli bir yer tutan âyet ve hadislere iktibas da Seyrânî’de oldukça fazladır; örnek verecek olursak, âyetlerden: Kulhuvallahu ehad (İhlâs Sûresi 1. âyet), küllü şey’in illa vechehû (Kasas Sûresi 88. âyet), erin..lenterânî (A’râf Sûresi 143. âyet) , kün (Yâsin Sûresi 82. âyet) , yuhyil arda ba’de mevtiha (Rûm Sûresi 19. âyet) , nefahtü fihi men rûhi(Hicr Sûresi 29. âyet) hadislerden: Men lem yezuk lem ya’ref, Küntü kenzi mahfi gibi birkaçını örnek gösterebiliriz.

Hz. Peygamber’den başka, Divân şiirinde özellikle mucizelerine telmihte bulunulan Hz. Süleymân, Hz. İbrâhim, Hz. Nûh, Hz. Davûd, Hz. Musâ, Hz. Hızr, Hz. İsâ Peygamberler de Seyrânî’nin şiirlerinde birçok yerde çeşitli şekillerde yer alırlar.

Edebiyatımızın belli başlı mazmunlarından Hz. Süleymân, İsm-i azâm yazılı mührü ve bütün mahlûkâta, rüzgârlara hükmetmesiyle tanınır. Ayrıca onun etrafında yoğunlaşan kıssalarla ele alınır. Seyrânî’nin şiirinde Hz. Süleymân karıncayla birlikte geçer, burada karınca aczin, Hz. Süleymân iktidar ve gücün timsali olarak biz tezat içinde sunulur:

Benim bu muzmer-i mâfizzamîrim uktesin hallet

Süleymâna niçin tercih ederler o hakîr mûrı

Hz. Nûh’a kendisine iman etmeyen oğlu, gemisi ve tufanı dolayısıyle işâret eder:

Uyardı Hazret-i Nûh’a inat etmezdi evladı

Meâlin anlamış olsaydı bismillâhımecrânın

Hz. İbrâhim hakkında Kur’ân’da geniş malumat yer alır. Edebiyatda Hz. İbrâhim Nemrud, âteş sözleriyle hatırlatılır. Rivâyete göre Nemrûd, Hz. İbrâhim’in dine dâvetine icâbet etmediği gibi, tanrılık davasında bulunmuştur. Hz. İbrâhim’i yakalayıp âteşe atmıştır ve Allah’ın emriyle İbrâhim, ateşte yanmamış ve ateş gül bahçesi olmuştur. Seyrânî de şiirinde bu mazmunu kullanmıştır:

Atılıp Seyrânî İbrâhim-i Habîbullah gibi

Nâr-ı Nemrûd’a düşüp gülşânı bulmaktır hüner

Hz. Mûsâ yed-i beyzâ, Tûr’da gerçekleşen tecellî, Kelîm sıfatı, asâsı, Firavunla mücadelesi, kutsal kitabı Tevrat münesebetiyle ele alınmıştır. Aşağıdaki beyitte Seyrânî Hz. Mûsâ’nın asasıyla kendi sözü arasında bir benzetme ilgisi kurar ve gözünün düşmana karşı bir ejderha mİsâl olduğunu söyler:

Ger olduysa asâ ejder adûya dest-i Musâ’da

Olurdu düşmene sözüm ana nisbet bir ejderhâ

Edebiyatımızda birçok yönüyle ele alınan Hz. İsâ Seyrânî’de Mesîh sıfatıyla ve ölmeyip göğe çekilmesiyle karşımıza çıkar. Örnekteki beytte Hz. İsâ’nın göğe yükselmesi ve Hz. Muhammed’in miracı birlikte konu edilmiştir. Ayrıca âhının göklere yükselmesiyle de anlam ilişkisi kuruyor:

Semâya enbiyâdan bir Mesîh çıktı ve bir Ahmed

Çıkar arşa hezâr âhım misâl-i Hazret-i İsâ

Seyrânî’de zikredilen peygamberlerden biri de Hızır aleyhisselâmdır. Kur’anda Kehf Sûresinde adı geçen Hızır, ab-ı hayât münesebetiyle anılır. Hızır’ın etrafında gelişen inançlardan özellikle, onun başı sıkışanlara yardımda bulunması ve edebi hayata mazhar olması mazmunları etrafında teşekkül eder:

Hızra vermiş sâkîler pîri dolu âb-ı hayât

Bize himmet eyleyen işte o âlî-sıfât

Kaynağını Kur’ân’dan alan ve “Ahsenü’l-Kasas” olarak nitelendirilen Yûsuf kıssası ve Yûsuf u Züleyhâ Divân şiirinin en çok işlenen en çok telmih edilen konularındandır. Seyrânî’nin şiirlerinde de Yûsuf pek çok yerde anılır. Özellikle kardeşlerinin gazabından sonra Yûsuf’un acısıyla ağlamaktan gözleri kör olan babası Ya’kûb (a.s.), Yûsuf’un güzelliği, Mısır’a vezir olması ve Züleyhâ ile birlikte ele alınmıştır. Bir gazelinde de yek-âvâz bir tarzla sadece Hz. Yûsuf ve onunla bağlantılı unsurlar konu edinmiştir, bu gazelin matla beytini örnek verecek olursak,

Cemâl-i hüsn-i Yûsuf kim dil-i Ya’kub’unu derde

şürmek lâyık olmuş şân-ı rey-i kudret-i fende

Leylâ vü Mecnûn, hem Halk Edebiyatı, hem de Divân Edebiyatında en sevilen ve çok işlenen konulardandır. Hikâyeye göre Leylâ’nın aşkından çöllere düşen Mecnûn’un başına guyâ kuşlar yuva yapmıştır. Bu durumu Seyrânî şöyle nazmeder:

Güzeldir akl-ı Mecnûn reng-i aşka ip boyatmıştır

Güzel bahtı başına kuş kondurup çöple donatmıştır

Hallâc-ı Mansûr ve Nesimî, zamanlarında anlaşılamayan ve idam edilen kimselerdir. Seyrânî de kendi zamanından ve gerçek değerlerin anlaşılamamasından şikayetçidir. Bu düşüncesine karîne olarak bir beytinde Mansur ve Nesimî’ye atıfta bulunur.

Niçin kurbân edilmişler Nesimî Şeyh-i Ekberler

Kim öldürdü Enel hak zâkiri Hallâc-ı Mansûrı

Divân Edebiyatında vâiz, şâirlerin hoşlanmadığı bir kişilik sergiler, çünkü o dinin dış kabuğunda oyalanmaktadır. Din adına çeşitli maskaralıklar yapanlar, bu yüzden de şâirlerin hedefi olurlar. Seyrânî de tıpkı Divân şâirleri gibi her fırsatta aynı edayla vâizlerle uğraşır ve sürekli çatar:

Herze-gû vâiz sözün sen çok uzatmada kısa kes

Herkese yol gösterip sen gitmeğe etmen heves

Hatta bir şiirinde samimi bulmadığı bu zümre yüzünden tarikata girdiğini söyler:

Görmedim zâhir ulumundan mahabbetden eser

Bilseler anlar da bir nebze verirlerdi haber

Hayretim arttı tarikat pîrine ettim sefer

Beste oldum tîz mahabbet damının zencirine

Şarabı icâd ettiğine inanılan Cemşîd Seyrânî’de bu münâsebetle meyle birlikte söz konusu edilir.

Cavidânî bir hayatâ mazhar olmaksa merâm

Rûz u şeb Cemşîd gibi câm-ı mey-i serşârı tut

Fakat bu beyitte mey tasavvufi bir görüşle telakki edilmiş, ilahi aşk şarabı olarak ifade olunmuştur.

Şiirimizde zenginliğin timsâli olan ve Hz. Mûsâ zamanında yaşayan Kârûn, zenginliğine rağmen zekât vermeyip sonunda Allah’ın gazabına uğramıştır. Bu yüzden Kârûn aynı zamanda hırsı ve tamahkârlığı da sembolize eder. Seyrânî de dünyada mal mülk edinme hırsında olup, öbür dünyalarını düşünmeyen insanları Kârûn’a benzetir.

şüp Kârûn gibi mal cem’inin hırsı telâşına

Tamahkârlık edip dâim sen çekersin peşimânlık

Seyrânî’nin şiirlerinde adı geçen dikkat çekici bir isim de Nasreddin Hoca’dır. Nasreddin Hoca, ismini şiirde görmeye alışık olmadığımız bir zâtdır. Fakat kıssadan hisse çıkarttığımız fıkraları ile dikkate değer bir şahsiyyetdir. Seyrânî de bu durumu gözden kaçırmamış ve Hoca’nın dış görünüşüne itibar edildiği mecliste, durumu yermek için söylediği “ye kürküm ye” fıkrasının ifade ettiği motif kullanılmıştır.

Hace Nasreddin batırmış çorbaya kürkün yenin

Sadr-ı mecliste kuûd ettirmemiştir köhneçul

Divân Edebiyatının en sevilen mazmunlarından “şem ve pervâne” devamlı bir tenâsüp içinde yer alırlar. Seyrânî’de de durum farklı değildir; pervâne yanacağını bile bile, döne döne ateşe gider:

Döne döne yanmayınca bilmedi pervâneler

Nûr mu nâr mı künhünü o şem’in asl-ı zâtına

Divân şiirinin vazgeçilmez mazmunlarından “gül ve bülbül” Seyrânî’nin şiirlerinde de yeralır. Bülbülün gül ile olan macerâsı çeşitli şekillerde işlenmiştir. Bülbülün nağmeleri gonca gülün açılmasına sebep olmuştur. Fakat Seyrânî’nin yüz parça olan ikbalinin goncası bir türlü açılmaz. Talihsizliğinden şikâyet eden şâir bunu son derece ustalıkla ifade etmiştir:

Yüzüne bülbülün gülmüş açılmış handân gül ammâ

Benim gülmez açılmaz gonca-i ikbâl-i sad-çâkim

Seyrânî’nin şiirinde şarap daha ziyade tasavvufi anlamda kullanılmıştır. Şarap, mey, bade, cûr’a, mül gibi isimleriyle anılır. Meyhane, peymâne, Cemşîd gibi kelimelerle tenasüp yapılır. Şarap, mutlak aşktır. Meşayihin kalbi, içi şarapla dolu bir küp misâli aşkla doludur. Aşk, Allah’a ulaşma yoludur. Bu yüzden tasavvuf ehli, aşkı şeyhin elinden şarap gibi içmek ister:

Süzüp peymâne-i meyhâneyi kalb-i meşâyihden

Cihânda var mı bir derviş aceb nûş-ı şarâb etmez

Seyrânî’nin şiirlerinde aşk çok işlenen bir konu değildir ve genellikle tasavvufî anlamda işlenmiştir. Yaratılışın temelinde aşk vardır çünkü. Allah’ın sırrı ve tecellínin remzi bu aşkta gizlidir. Şâir aşk ateşinde yanmaktan hoşnuddur:

Atıldım ben dem-i aşka Habîbulâh gibi nâre

Lütuf ummam melekten ben tenim olsa pâre pâre

Diğer taraftan aşk mevzuunda oldukça realist davranır, boş heveslerin peşinde koşup kendini harcamak istemez:

Ümîd-i vasl-ı yâre yegdir hâbe varmaklık

Hayâl-i yâr ile bîdâr olan göz meyl-i hâb etmez

Seyrânî sevgili ile ilgili unsurları da aynen bir Divân şâiri gibi işlemiştir. Sevgili güzellik olarak idealize edilmiştir. Yanakları pembe, kaşı, gözü, kakülü kara ve saçının her bir telinde bir âşığın gönlü asılı, kirpikleri ok, kaşları yay, beli kıl gibi incedir. Sevgilinin vasfını anlatmaya söz yetmez, o devamlı aşığa cevreder ama âşık bundan hiç şikayetçi olmaz ve aşkından vazgeçmez:

Benim gönlüm güzel sevmekten asla ictinâb etmez

Bu bâbı terk edip bir gayri bâba intisâb etmez

Buraya kadar verdiğimiz örnekler onun şiirinde işledği konulardan bazılarıdır. Bunları çoğaltmak mümkündür ve yeterince malzeme de mevcuttur. Şâir bir Divân şiirinde bulunabilecek hemen hemen her konuyu ustalıkla ele almıştır. Bu şiirler Divân edebiyatı malzemesiyle örülmüş, hayaller, ince ve nadide mazmunlarda ustalıkla işlenmiştir. Seyrânî Divân şâirlerini dikkatle okumuştur. Bunlar arasında Fuzulî’nin önemli bir yeri vardır. Fuzulî Seyrânî’yi etkileyen en önemli Divân şaidir. Bu etkiyi göstermesi bakımından Seyrânî’nin:

Ne var gülbank-ı tevhide cevabım bir hû’dan gayrı

Hayatına sebeb yok küllü şey’in bir sudan gayrı

matlaıyla başlayan gazeli Fuzulî’nin,

Hasılım yok ser-i kuyunda belâdan gayrı

Ğarazım yok reh-i aşkında fenâdan gayrı

matlaıyla başlayan gazelini oldukça hatırlatır.

Ya’kûb da yine hasretini gücile buldı

Der Seyrânî ol Yûsuf-ı Kenânıma değme

beytiyle biten şiir, tamamiyle Fuzûlî’ni tesiriyle söylenmiştir.

Gel Seyrânî doğru râha git cümleden fârig ol

Olmaya vahdet makâmı gûşe-i uzlet gibi

beytiyle biten şiir de Kânûnî’nin meşhur dörtlüğüne nazîredir.

Sanatının temelinde hiciv olan şâirin, aruzla yazdığı şiirlerinde de hiciv önemli bir yer tutar. Onda zaman zaman Ziyâ Paşa’nın makalelerini hatırlatan bir realite görüşü ve siyasî hiciv vardır. Fakat aralarındaki tek fark, Ziyâ Paşa’nın “hürriyet” kelimesi etrafında yoğunlaşırken, eski müslüman idealine sıkı sıkıya bağlı olan Seyrânî “adalet” mefhumunu tekrarlar, daha doğrusu yokluğuna isyan eder:

Bul adalet çeşmesinin katresinden bir eser

Yandı tüttü bende zulmün ateşinden dil dudak

Seyrânî etrafında aksayan ne varsa şiirine konu etmiştir, olaylar karşısındaki tavrını açık bir şekilde ortaya koymaktan çekinmemiştir. Bu yüzden doğruluk, rüşvet, haksızlık, fakirlik, cehalet vb sosyal kavramlar sıklıkla geçer. Mesela rüşvetin alıp başını gittiği ve artık durdurulmasının gerektiğini şöyle ifade eder:

Esb-i rüşvet dizginin artırmış ister koşması

Ağzına ver bir dişendirik hemen bir gemleme

Aruzla yazdığı şiirlerinde konu olarak bu denli geniş bir yelpazesi olan şâir ele aldığı konuları işlemekte son derece mahirdir. Bazı söyleyişlerinde mükemmelliğe ulaştığı görülür. söyleyişteki bu ustalığı maalesef şekilde göremeyiz, şiirleri şekil olarak kusurlu ve ahenksizdir. Divân, gazel, müztezad, kalenderî, semâî, terkib-i bend, terci-i bend gibi nazın şekillerini kullanan şâir özellikle kafiyeyi kullanmada başarısızdır. Aruzun tatbikinde önemli bir kusur sayılan zihafa Se’rânî'de sıklıkla rastlarız. Aruz tekniğini tanır fakat uygulamada pek muvaffak olamaz. Bunun belki de en önemli nedeni onun heceyle irticalen şiir söylemeye alışkın olmasıdır.

Sonuç olarak onun asıl değiri heceyle söylediği şiirlerinde saklıdır. Âşık tarzının yorulmuş olan diline tazelik getirmiştir. Dil itibariyle 19.yy’ın en dikkate değer ismidir. Fakat birçok saz şâiri gibi o da aruzla şiir yazmaya heveslenmiştir. Belki de bu sahada da at koşturabileceğini ispat etmek istemiştir. Şekil olarak olmasa bile muhtevada bunu ziyadesiyle başarmıştır.

 
.