![]() |
10.30-10.45 Mehmet TEMİZKAN* | ![]() |
| . |
ŞİİRLERİNDEN HAREKETLE SEYRÂNÎNİN BEKTAŞÎLİĞİ ÜZERİNE BİR İNCELEME Develili Seyrânî, on dokuzuncu yüzy ıl Türk halk şiirinin en renkli ve en kabiliyetli temsilcilerinden biridir. Şairin en belirgin özelliği, çalkantılı bir hayat sürmesine ve İstanbuldan kaçmak zorunda kalmasına sebep olan taşlamacılığıdır. Bununla birlikte, o da her divan ve halk şairi gibi, dinî ve tasavvufî konulara yer vermiştir. Şiirlerinde çok sık olmamakla birlikte, Hz. Alîyi yücelten, Kerbela hadisesiyle Hz. Hüseyine yer veren ve Yezidi de kötüleyen ifadelerin bulunması, bazı kaynaklarda Bektaşî olarak gösterilmesine ve bazı Alevî-Bektaşî şiiri antolojilerinde Alevî-Bektaşî şairler arasında anılmasına sebep olmuştur. Hatta, bir yerde on dokuzuncu yüzyılın en büyük Bektaşî ozanı olarak da nitelendirilmiştir., Şairin mahlası ile dinî ve fikrî kimliği arasında ilişki bulunduğu ileri sürülen bir bildiride de, Seyrânînin Bektaşîliği konusundaki belli başlı görüşler ve sahipleri kısaca tanıtıldığı için, burada tekrar edilmesini gerekli görmüyoruz.Konuyu tart ışmaya başlamadan önce, şu hususun ifade edilmesinde fayda vardır: Seyrânînin Bektaşî-Alevî bir şair olması ya da olmaması, hiç de önemli değildir. Söz konusu zümreye mensup olması veya olmaması, onun büyüklüğünü olumlu ya da olumsuz etkileyen bir faktör olarak görülemez. Ancak şairleri, özellikle de büyük şairleri meşrepleri bakımından da ait oldukları yere oturtmak, bilimsel ve objektif değerlendirmenin bir gereğidir. Verilecek hüküm, her şeyden önce şairlerin kendi ifadeleri, yani şiirlerinin tanıklığına dayandırılmak zorundadır. Biz de, bu bildirimizde bilimsel ve objektif kriterlere bağlı kalarak ve şiirlerinden hareket ederek, Seyrânînin Bektaşî-Alevî şairlerden birisi olup olmadığı konusunu tartışmaya ve bir sonuca varmaya çalışacağız.Şairleri değerlendirirken, yaşadıkları dönemi eserlerine etki eden çok önemli bir faktör olarak daima göz önünde bulundurmak zorundayız. Seyrânînin ya şadığı ve yazdığı on dokuzuncu yüzyıl, Osmanlı devletinin en sıkıntılı olduğu, devletin işleyişinin bozulduğu, önemli kurumlara liyakatten yoksun kişilerin atandığı ve bu kişilerin âdil davranmaktan uzaklaştığı bir zaman dilimidir. Böyle bir ortamda, fildişi kulesine çekilmeyip halkın arasında yaşayan ve kendisini halkın sesi olmakla yükümlü gören bir şairin, aksaklıkların sebebi olarak gördüğü liyakat ve adaletten uzak yetkilileri yermemesi, taşlamaması mümkün değildir. Seyrânî de böyle davranmış, bu bakımdan da halk şiirinin en büyük hiciv şairleri arasında yer almıştır. Konumuz, şairin taşlamacılık yönü olmadığı için bu konu üzerinde durmuyor, bu yönüyle Bektaşîliği arasında kurulan ilişkiye işaret etmek istiyoruz.Hat ırlanacağı gibi Hacı Bektaş Velî, Yeniçeri ocağının piri olarak kabul edilmektedir. Bu bakımdan Yeniçeri ocağı ile Bektaşîlik, âdeta bütünleşmiştir. 1826 yılında Yeniçeri ocağıyla birlikte bazı tekkelerin de kapatılması, Bektaşî tarikatı mensuplarını çok kızdırmış, onların devlet adamlarına karşı hakaretler savurmalarına sebep olmuştur. Şu dörtlükler, konuyla ilgili güzel bir örnektir:Kavm-i Yezid Yezidli ğin bildirdiYeti ş Allah, yâ Muhammed, yâ AliSürgün edip her dervi şi öldürdüYeti ş Allah, yâ Muhammed, yâ AliEridi fakirin yüre ği yağıArtt ı münkirlerin kalbi ferahıYanmaz oldu türbelerin çera ğıYeti ş Allah, yâ Muhammed, yâ AliTürbelerin y ıkıldığın gördülerYezidler ferah edip güldüler Her dervi şi bir diyara sürdülerYeti ş Allah, yâ Muhammed, yâ AliSene bin iki yüz k ırk iki amanDünyada bu fesat olmu ştur iyan Şimden sonra sürülmez oldu devranYeti ş Allah, yâ Muhammed, yâ Ali( Şiirde geçen hicrî 1242 senesi, bugün kullandığımız miladî takvime göre Yeniçeri ocağının kapatıldığı 1826 yılının karşılığıdır. Münkir ve Yezid olarak adlandırılan veya nitelendirilen de Osmanlı idaresidir.)Şiirden de anlaşılacağı üzere, söz konusu tarikatın mensupları devlete muhaliftir. Zaten, tarikata ait tekkeler de devlete muhalif olanların odağı haline gelmiştir. İstanbulda bulunduğu yıllarda, Seyrânînin de Bekta şî tarikatı mensuplarıyla tanışıp görüştüğü, aralarında da bir yakınlaşmanın oluştuğu bilinmektedir. Bu yakınlaşmanın sebebi de, şairin hiçbir delile dayandırılmadan ileri sürülen el alıp tarikata girmesi değil, aralarındaki muhalif olma ortaklığıdır. Yakınlaşma, tabiî olarak şairin fikrî kimliği, dolayısıyla da şiirleri üzerinde etkili olmuştur. Onun, Fuad Köprülünün ifadesiyle Bektaşî zevkine yabancı olmaması da bu etkinin sonucudur. Seyrânînin şiirlerinde karşımıza çıkan ve Alevî-Bektaşî zümreler için önemli olan bazı kavramlarla bazı şahıs adları, sözü edilen etkiyle ilgilidir. Ancak, bunlara bakarak, şairin bütün söylemlerini kabul edip Bektaşî olduğunu söylemek son derece zordur.Bu önemli tespitten sonra, şairin bizim için asıl ölçü olan şiirlerini incelemeye ve şiirlerinde kullandığı Bektaşîlikle ilgili kavramları değerlendirmeye geçebiliriz. Burada, değerlendireceğimiz kavramlara ve şahıslara Alevî-Bektaşî zümrelerin bakışıyla Seyrânînin bakışını karşılaştırmaya, ortaklık veya farklılıkları göstermeye ve zaman zaman da başka şairlerden örnekler vererek konuya daha fazla açıklık kazandırmaya çalışacağız.1. Hz. Alî: Bilindiği gibi Alevî-Bektaşî kabulüne göre, Hz. Alî birinci imamdır. On iki imamın atası ve kırkların da başıdır. Mirac hadisesinde bir arslan suretinde Hz. Muhammedin önüne çıkmış, parmağındaki yüzüğü çıkarıp ağzına vermesi üzerine ona yol vermiştir. Mirac dönüşü Hz. Muhammed kırklar meclisine uğramış, kırkların başı olan Hz. Alî yüzüğü ağzından çıkarıp iade etmiştir. Hz. Muhammed, arslan suretinde karşısına çıkan varlığın aslında Hz. Alî olduğunu işte o zaman anlamıştır. Hatayînin şu dörtlüğü bu inancın güzel bir ifadesidir:Yedinci felekte arslan görünen Hatemin a ğzına veren sır edenGelüb k ırklar ile cemde bulunanCümlesine serdar olan Alidir Ayr ıca Hz. Alî, Hak Muhammed Alî ve Muhammed Alî şeklindeki ifadelerle Allahtan ve Hz. Muhammedden ayrı düşünülmez, üçünün bir olduğu ısrarla vurgulanır. Bir araştırmacının dediği gibi Alevîlik Hak, Muhammed, Alî üçleminde inancını ifade etmektedir. Hatta bu inançtan dolayı, Bektaşîlikle Hristiyanlıktaki teslis arasında ilişki kuran araştırmacılar da vardır. Bu motifleri görmek için, herhangi bir Bektaşî şairin sadece birkaç şiirini okumak yeterli olacaktır. Hak Muhammed Alî ve Muhammed Alî birliği veya bütünlüğü inancını dile getiren ve Alevî-Bektaşi şairler ve zümreler üzerindeki etkisi oldukça fazla olan Hatayînin dörtlüklerinden bazıları şöyledir:Men dahi nesne bilmezem Allah bir Muhammed Ali Özüm gurbete salmazam Allah bir Muhammed Ali Anlar birdir bir olubdur Yerden gö ğe nur olubdurDört kö şede sırr olubdurAllah bir Muhammed Ali Hak Muhammed Ali üçü de nurdur Birini alma sen üçü de birdir Onlar ın koyduğu bir doğru yoldurDan ıştı Muhammed böyle der AliHak Muhammed Alî birli ği inancını dile getiren bu örnek metinden sonra, Muhammed Alî birliği inancını ifade eden birkaç dörtlüğü de görelim. Şaire (Hatayîye) göre, Allahın zat sıfatından bir gevher doğmuş ve Hz. Muhammed ile Hz. Alî bu gevherden ayan olmuşlardır:Evvel Hû ah ır Hû Allah ekberS ıfat-ı zatından doğdu bir güherMuhammed Mustafa Şah İmam HayderOldu ol gevherden ayan Hû deyu Anlardan ö ğrendik erkanı yoluAli Muhammeddir Muhammed Ali Biz Muhammed Ali diyenlerdeniz Muhammed Alî birli ği inancını dile getiren güzel bir örnek de, Hasanî adlı bir Bektaşî şairin şu iki mısraıdır:Hâ şâ birbirinden kim ayrı gördüMuhammed Alidir Ali Muhammed Hz. Alînin Alevî-Bekta şî şairler tarafından hangi çerçevede ele alındığını tespit ettikten sonra, Seyrânînin Hz. Alî tasavvuruna bakabiliriz. Seyrânî de şiirlerinde Hz. Alîye yer vermekte; Alî, Şah-ı Merdan, Haydar-ı Kerrar, Şah Aliyyül Murtaza gibi ifadelerle doğrudan doğruya adını anmakta, ya da Zülfikar, Hayber gibi ifadelerle onu çağrıştırmaktadır. Kısaca söylemek gerekirse, o da Hz. Alîyi yüceltme gayreti içindedir. Ancak, hiç bir yerde merkezine Hz. Alî yerleştirilerek efsaneleştirilen Mirac hadisesinden bahsetmemektedir. Aynı şekilde, Hak Muhammed Alî veya Muhammed Alîbirliği inancını dile getiren tek bir mısraı da bulunmamaktadır. Sadece bir şiirde Muhammed Alî ifadesi geçmektedir. Bu şiir de Seyrânîye ait olmayıp Hatayîye aittir, bilerek veya - büyük bir ihtimalle- yanlışlık sonucu Seyrânî adına kaydedilmiştir. Söz konusu şiirin Hatayî ve Seyrânî divanlarındaki metni arasında hemen hemen hiç bir fark yoktur. Hatayî divanındaki şiir şöyledir:Kuran yaz ılırken arş-ı rahman daKuduret kitab ın elinde idimKandil as ılıyken kevn ü mekandaBülbül idim gonca gülünde idim K ırklar arş yüzünde tuttular cemiMuhabbet halkoldu sürelim demi Topraktan yaratt ı çün Hakk ÂdemiO zamanda onun belinde idim Evvel Cebrail ile selâm ındaK ırklar neşter vurdu aşk alemindeMuhammed Aliyle s ır kelamındaO zaman men onun dilinde idim Yunus deryalara dald ığı zamanKar ında vahdette kaldığı zamanAli Zülfikâr ı çaldığı zamanBazubend olmu ştum kolunda idimHatai a şk olan bulsun arısınBen nadana vermem onun yar ısınBir ku şa seksen bin şehrin darısınTay ın verilirken öğünde idimAyn ı şiir Seyrânîde de şu şekilde kayıtlıdır:Kuran yaz ılırken arş-ı RahmandaKudret kâtibinin elinde idim Kandil as ılıyken ulu mekandaBülbül idim gonce gülünde idim Ezel Cebrailin ilk selam ındaK ırkların derneği aşk alemindeMuhammed Alinin s ır kelamındaNihan söylenirken dilinde idim Erenler topra ğa bastı kademiTopraktan halkolup sürdüler demi Balç ıktan yarattı Mebla âdemiOl zaman atam ın belinde idimYunus Nebi bahre dald ığı zamanBal ığın karnında kaldığı zamanAli Zülfikar ı çaldığı zamanHayber kalesinde kolunda idim Seyraniyim buldum a şkın arısın,Kadrini bilmezse vermem yar ısınBir ku şa seksen bin şehir darısınR ızık verilirken yanında idimGörüldü ğü gibi Seyrânîye ait olarak gösterilen bu şiir, çok az değişiklik yapılarak Hatayîden alınmıştır. Bu karışıklık, pek çok halk şairimiz için de geçerlidir. Bu durum, Seyrânînin Bektaşîlik kokan şiirlerin tamamının olmasa bile bir kısmının başka şairlerden alınmış olabileceği ihtimalini de göz önünde bulundurmamız gerektiğini açıkça göstermektedir.2. On iki imamc ılık: Hz. Alî ile başlayıp Muhammed Mehdî ile biten on iki imama bağlılık, Bektaşîliğin en önemli esaslarından biridir. Herhangi bir Bektaşî şairde, Duvazdeh adı verilen ve on iki imamı metheden, onlara olan inancı veya bağlılığı dile getiren bir şiir genellikle- bulunur. Bu imamlar arasında Hz. Alînin, Hz. Hüseyinin ve altıncı imam Caferüs-Sâdıkın hususî bir yeri vardır. Bektaşî şairler, imam Cafer mezhebinden olduklarını söylerler. Buradaki mezhep kelimesi, bildiğimiz anlamda, yani itikat ve ibadette bir mezhep imamının görüşlerine uyma anlamında değildir; bağlılığın ve muhabbetin derecesini ifade etmektedir. Çünkü, Anadolu Alevîleri ve Bektaşîleri, mezhep olarak Caferî değildir.Seyrânînin Hz. Alî ile Hz. Hüseyini metheden m ısraları bulunmaktadır; ancak on iki imam ifadesi tek bir yerde bile geçmemektedir. O, mezhebinin Caferîlik olduğunu söylemek şöyle dursun, imam Caferin adını dahi anmamaktadır. Aynı şekilde Zeynelâbidin, Muhammed Bâkır, Takî, Nakî ... gibi diğer imamlara da yer verilmemektedir. Bunlar da Seyrânînin Bektaşî olmadığının delilleri olarak kabul edilebilir.Bu konuyu biraz daha açmak faydal ı olacaktır. Hz. Alî, Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin sevgisi, bütün Türk-İslâm tarikatlarında ortaktır. Fuad Köprülü, gerek Türk Edebiyatında İlk Mutasavvıflar gerekse Anadoluda İslâmiyet adlı eserinde, bu nokta üzerinde ısrarla durmaktadır. Hz. Alîye ve Ehl-i Beyte muhabbet, Türkler arasında münteşir bütün tarikatlerde değişmez bir esastır.cümlesi, Hz. Alîden ve Ehl-i Beytten övgüyle söz eden her şairi Bektaşî olarak görmememiz gerektiğini, açıkça ifade etmektedir. Meşhur seyyâhımız Evliya Çelebî, Seyâhatnâmenin girişinde, rüyasında Hz. Alî ve on iki imamı gördüğünü, onların elini öptüğünü söyler. Bu rüyasını tabir eden Kasımpaşa Mevlevîhanesi şeyhi Abdullah Dede, ona On iki imam elini öpmüşsün, dünyada her şeye erişirsin.der. Bu ifadelere bakılarak, gerek Evliya Çelebînin gerekse Kasımpaşa Mevlevîhanesi şeyhi Abdullah Dedenin de Bektaşî olduğuna mı hükmedilecektir? Bu, elbette mümkün değildir.Bu konuyla ilgili güzel bir örnek de, Şeyh Gâlibin şu beyti ile dörtlüğüdür:Kuvvet-i bâzû bu kapuda durur Rüstem i şi anlama Hayder gerekBu kap ıda kol kuvveti durur, iş görmez; Rüstem işi değil bu, bunu başarmaya Haydar gerek.Ey mazhar ü hem muzh ır-i esrâr Alî İsnâ aşerin hayline serdâr AlîAnlar ki Hüseyn Mûsî ü Caferdür İki Hasan üç Muhammed ü çâr AlîEy hem s ırlara mazhar olan, hem de onları ızhar eden Alî; ey on ikiler bölüğünün başı, başbuğu Alî. Onlar Hüseyin, Mûsâ, Cafer, iki Hasan, üç Muhammed ve dört Alîdir.Görüldü ğü gibi, burada da Hz. Alî ve on iki imam yüceltilmektedir. Şeyh Gâlibin Mevlevî ve Yenikapı Mevlevîhanesine mensup olduğunu biliyoruz. Herhalde onun da Bektaşî olduğu iddia edilemez. Bütün bunlar, bu hususta hüküm verilirken ne kadar dikkatli olunması gerektiğini hatırlatan örneklerdir.Dikkat edilirse, Şeyh Gâlibin yukarıdaki beytinde, Hz. Alînin hem gerçek hem de mecazî anlamda kuvvetin ve cesâretin timsali olarak tasavvur edildiği görülecektir. Dört halîfeden ilki olan Hz. Ebubekirin timsal olmuş vasfı doğruluğu, ikinci halife Hz. Ömerin timsal olmuş vasfı adaleti, üçüncü halife Hz. Osmanın timsal olmuş vasfı iffeti ve sonuncu halife Hz. Alînin timsal olmuş vasfı da kuvveti ve cesâretidir. Alevî-Bektaşî şairlerin sık sık tekrar ettikleri Lâ fetâ illâ Alî lâ seyfe illâ Zülfikâr cümlesinde, onun erliği, cesareti ve kılıç kullanmadaki ustalığı söz konusu edilir. Zaten o, genellikle atı olan Düldül ve kılıcı olan Zülfikârla birlikte anılır. Dolayısıyla Hz. Alî, erlik, kuvvet, cesaret, binicilik ve kılıç kullanma gibi alanlarda sembol bir şahsiyet olarak tasavvur edilir. Türk halkı tarafından çok sevilmesinin çeşitli sebepleri yanında, bu yönünün etkisi de göz ardı edilmemesi gereken bir husustur. Türk halkı, ona, İslâmiyetin kabulünden önceki alp tipinin pek çok özelliğini yüklemiştir. Konusu Hz. Alînin cenkleri olan anonim ürünlerde, bu durum açıkça görülmektedir. Bir halk şairi olan Seyrânînin de Hz. Alîye daha çok bu yönüyle yer verdiğini söylemek, herhalde yanlış olmayacaktır:Zâlimin zulmünden y ıkıldı cihânHak Habîb-i Mustafâya di gelsin Dört taraf tam oldu adüvv ü dü şman Şâh Aliyyül-Murtazâya di gelsinÇok küheylân kuyru ğunu düğerim Şâh Merdân Alîye boyun eğerimÖ ğersem ben böyle bir er öğerim İsmini çekmezem Hâtem TayîninKâfirin hakk ından Hazret-i AlîDevlerin hakk ından Süleyman gelirgibi ifadelerde, Hz. Alînin hangi çerçevede ele al ındığı gayet açıktır.3. Hz. Hüseyin, Kerbela, Yezid: Hz. Hüseyin Hz. Alînin oğludur ve aynı zamanda üçüncü imamdır. Bazı siyasî olaylardan sonra, Muaviyenin oğlu Yezid tarafından gönderilen kuvvetlerle, Kerbelada çarpışmak zorunda kalmış, yaralanmış ve daha sonra da vefat etmiştir. Bu hadise gerek Alevî gerekse Sünnî Türk halkı tarafından hiçbir zaman tasvip edilmemiştir. Yezid, acımasızlık ve zâlimlik sembolü olarak görülmüş, merhamet duygusunu kaybedenler için Yezidleşmek, Yezid olmak deyimleri türetilmiştir. En koyu Sünnî kesimlerde dahi Alî, Hasan, Hüseyin, Hasan Hüseyin ...gibi isimler çok yaygın olarak kullanılırken, bir tek Yezid veya Muaviye ismine rastlanmamasını başka hiçbir sebeple izah etmek mümkün değildir. Aynı şekilde, Muharrem ayında ezanların Hüseynî makamında okunması geleneği de, Türk halkının Kerbela hadisesi karşısındaki tavrını açıkça ortaya koymaktadır. Bütün bunları göz önünde bulundurarak, Everekli Seyrânînin Hz. Hüseyin, Yezid ve Kerbela ile ilgili ifadelerini Bektaşîliğinin bir delili olarak kabul etmek, büyük bir yanılgı olacaktır. Seyrânîye göre Hz. Alî de, oğlu Hz. Hüseyin de siyasî sebeplerle haksızlık ve zulme maruz kalmışlar, şehadet şerbetini içmişlerdir:Hayder-i Kerrar- ı Şah-ı mümkinatZâlim hükümdar ın uğruna gittiHiç eder mi ümmet olan böyle suç Nas ıl ümmet bilmen Yezid bağrı tunçKerbela halinden olmu şuz âgâhSusuz şehid etti Yezid-i gümrah Şâh Hüseynin kanının fâni riyaset uğrunaEyleyen etmi ş telef senden selef al ibretiKerbela!da yendi haks ızlık hakkı Seyrânî âhH ırs-ı zâlimdir Yezide yaptıran hunharlığışeklindeki ifadelerde, Seyrânî, Türk halk ının söz konusu hadiseyle ilgili genel kabulünün ötesinde bir şey söylememektedir.4. Me şrebiyle ilgili ifadeleri: Seyrânî, bir yerde Hacı Bektaş Velînin ismini anmakta, bir yerde de cansız duvarı yürütme kerametinden bahsederek yine ona işaret etmektedir. Burada pirim ifadesini de kullanmaktadır. Şair, aynı ifadeye Nakşibendî tarikatı piri için de yer vermektedir: O,Bahaeddin Muhammedden o pir-i nak ş-i bendimdenYeti şti fikrime ruhanî himmet dil pesendimdendemekte ve ruhanî himmetin sahibinin Nak şibendî piri Bahaeddin Muhammed olduğunu söylemektedir. Bu beytine bakarak onun Nakşibendî olduğunu söylemek de, Hacı Bektaş Velî ve Balım Sultanla ilgili birer mısrasına bakarak Bektaşî olduğunu söylemek de oldukça zordur. Büyük şairlerin, halkın ulu bildiği velîleri zikretmesini yadırgamamak ve bunda başka manalar aramamak, daha doğrudur. Nitekim Seyrânî, bir yerde Mevlanadan da bahsetmektedir; ama Mevlevî değildir. Şeyh Galib ve Evliya Çelebî de on iki imamdan saygıyla bahseder; ancak onlar da Bektaşî değildir. Aynı şekilde, Seyrânînin selefi kabul edilen Nefî de Mevlanaya hayran bir şairdir ve -belki de- Mevlana hakkındaki en güzel kasîdeyi yazmış olan şairdir; fakat o da Mevlevî değildir.5. Bekta şîliğe uzak ifadeleri: Seyrânî, sık sık beş vakit ifadesini kullanmaktadır. Buralarda beş vakit namazın kastedildiği açıktır. Beş vaktını kılan Hakkın hasıdır mısrası, bir şiirde iki kez geçmektedir. Yine şairimiz ezanların okunmasına rağmen imamların boşuna beklediğinden, yani câmiye giden cemaatın kalmadığından şikayet etmektedir. Hakka ibâdeti elden bırakma, Resulün emrine itaat eyle,İslâmdan murad tutmaktır Allah emrini ve Etmek farzdır ulul-emre itaat şeklindeki mısralar, Alevî-Bektaşî söylemden çok Sünnî söyleme yakındır.Yapmaya çal ıştığımız bu açıklama veya tartışmalardan şu sonuca ulaşmak mümkündür: Seyrânî, İstanbulda bulunduğu yıllarda Bektaşî tarikatı mensuplarıyla tanışmış, ortak paydalarının muhaliflik olması dolayısıyla da onlara yaklaşmıştır. Bunda, o tarihlerde Bektaşî tekkelerinin muhalefetin odağı haline gelmiş olması da etkili olmuştur. Söz konusu yakınlık neticesinde, Bektaşîlikten bir dereceye kadar etkilenmiş ve bu etkiyi de şiirlerinde aksettirmiştir; fakat bu etkilenme, şairin Alevî-Bektaşî olduğunu göstermez. Başta da söylediğimiz gibi, onun Bektaşî olup olmaması çok da önemli değildir; ancak bazı kaynaklarda Bektaşî şeklinde gösterilmesini de bir zorlama olarak izah etmek ve Seyrânî gibi halka mal olmuş, ismi bir yerleşim birimiyle özdeşleşmiş büyük sanatkarları, zorlama yoluyla şu veya bu çizgiye çekmeye çalışmamak herhalde daha doğru olacaktır. |
. |
![]() |
![]() |