10.30-10.45 Mehmet TEMİZKAN*
.

ŞİİRLERİNDEN HAREKETLE SEYRÂNΒNİN

BEKTAŞÎLİĞİ ÜZERİNE BİR İNCELEME

Develili Seyrânî, on dokuzuncu yüzyıl Türk halk şiirinin en renkli ve en kabiliyetli temsilcilerinden biridir. Şairin en belirgin özelliği, çalkantılı bir hayat sürmesine ve İstanbul’dan kaçmak zorunda kalmasına sebep olan taşlamacılığıdır. Bununla birlikte, o da her divan ve halk şairi gibi, dinî ve tasavvufî konulara yer vermiştir. Şiirlerinde çok sık olmamakla birlikte, Hz. Alî’yi yücelten, Kerbela hadisesiyle Hz. Hüseyin’e yer veren ve Yezid’i de kötüleyen ifadelerin bulunması, bazı kaynaklarda Bektaşî olarak gösterilmesine ve bazı Alevî-Bektaşî şiiri antolojilerinde Alevî-Bektaşî şairler arasında anılmasına sebep olmuştur. Hatta, bir yerde on dokuzuncu yüzyılın en büyük Bektaşî ozanı olarak da nitelendirilmiştir., Şairin mahlası ile dinî ve fikrî kimliği arasında ilişki bulunduğu ileri sürülen bir bildiride de, Seyrânî’nin Bektaşîliği konusundaki belli başlı görüşler ve sahipleri kısaca tanıtıldığı için, burada tekrar edilmesini gerekli görmüyoruz.

Konuyu tartışmaya başlamadan önce, şu hususun ifade edilmesinde fayda vardır: Seyrânî’nin Bektaşî-Alevî bir şair olması ya da olmaması, hiç de önemli değildir. Söz konusu zümreye mensup olması veya olmaması, onun büyüklüğünü olumlu ya da olumsuz etkileyen bir faktör olarak görülemez. Ancak şairleri, özellikle de büyük şairleri meşrepleri bakımından da ait oldukları yere oturtmak, bilimsel ve objektif değerlendirmenin bir gereğidir. Verilecek hüküm, her şeyden önce şairlerin kendi ifadeleri, yani şiirlerinin tanıklığına dayandırılmak zorundadır. Biz de, bu bildirimizde bilimsel ve objektif kriterlere bağlı kalarak ve şiirlerinden hareket ederek, Seyrânî’nin Bektaşî-Alevî şairlerden birisi olup olmadığı konusunu tartışmaya ve bir sonuca varmaya çalışacağız.

Şairleri değerlendirirken, yaşadıkları dönemi eserlerine etki eden çok önemli bir faktör olarak daima göz önünde bulundurmak zorundayız. Seyrânî’nin yaşadığı ve yazdığı on dokuzuncu yüzyıl, Osmanlı devletinin en sıkıntılı olduğu, devletin işleyişinin bozulduğu, önemli kurumlara liyakatten yoksun kişilerin atandığı ve bu kişilerin âdil davranmaktan uzaklaştığı bir zaman dilimidir. Böyle bir ortamda, fildişi kulesine çekilmeyip halkın arasında yaşayan ve kendisini halkın sesi olmakla yükümlü gören bir şairin, aksaklıkların sebebi olarak gördüğü liyakat ve adaletten uzak yetkilileri yermemesi, taşlamaması mümkün değildir. Seyrânî de böyle davranmış, bu bakımdan da halk şiirinin en büyük hiciv şairleri arasında yer almıştır. Konumuz, şairin taşlamacılık yönü olmadığı için bu konu üzerinde durmuyor, bu yönüyle Bektaşîliği arasında kurulan ilişkiye işaret etmek istiyoruz.

Hatırlanacağı gibi Hacı Bektaş Velî, Yeniçeri ocağının piri olarak kabul edilmektedir. Bu bakımdan Yeniçeri ocağı ile Bektaşîlik, âdeta bütünleşmiştir. 1826 yılında Yeniçeri ocağıyla birlikte bazı tekkelerin de kapatılması, Bektaşî tarikatı mensuplarını çok kızdırmış, onların devlet adamlarına karşı hakaretler savurmalarına sebep olmuştur. Şu dörtlükler, konuyla ilgili güzel bir örnektir:

Kavm-i Yezid Yezidliğin bildirdi

Yetiş Allah, yâ Muhammed, yâ Ali

Sürgün edip her dervişi öldürdü

Yetiş Allah, yâ Muhammed, yâ Ali

Eridi fakirin yüreği yağı

Arttı münkirlerin kalbi ferahı

Yanmaz oldu türbelerin çerağı

Yetiş Allah, yâ Muhammed, yâ Ali

Türbelerin yıkıldığın gördüler

Yezidler ferah edip güldüler

Her dervişi bir diyara sürdüler

Yetiş Allah, yâ Muhammed, yâ Ali

Sene bin iki yüz kırk iki aman

Dünyada bu fesat olmuştur iyan

Şimden sonra sürülmez oldu devran

Yetiş Allah, yâ Muhammed, yâ Ali

(Şiirde geçen hicrî 1242 senesi, bugün kullandığımız miladî takvime göre Yeniçeri ocağının kapatıldığı 1826 yılının karşılığıdır. Münkir ve Yezid olarak adlandırılan veya nitelendirilen de Osmanlı idaresidir.)

Şiirden de anlaşılacağı üzere, söz konusu tarikatın mensupları devlete muhaliftir. Zaten, tarikata ait tekkeler de devlete muhalif olanların odağı haline gelmiştir. İstanbul’da bulunduğu yıllarda, Seyrânî’nin de Bektaşî tarikatı mensuplarıyla tanışıp görüştüğü, aralarında da bir yakınlaşmanın oluştuğu bilinmektedir. Bu yakınlaşmanın sebebi de, şairin hiçbir delile dayandırılmadan ileri sürülen el alıp tarikata girmesi değil, aralarındaki “muhalif olma” ortaklığıdır. Yakınlaşma, tabiî olarak şairin fikrî kimliği, dolayısıyla da şiirleri üzerinde etkili olmuştur. Onun, Fuad Köprülü’nün ifadesiyle “Bektaşî zevkine yabancı olmaması” da bu etkinin sonucudur. Seyrânî’nin şiirlerinde karşımıza çıkan ve Alevî-Bektaşî zümreler için önemli olan bazı kavramlarla bazı şahıs adları, sözü edilen etkiyle ilgilidir. Ancak, bunlara bakarak, şairin bütün söylemlerini kabul edip Bektaşî olduğunu söylemek son derece zordur.

Bu önemli tespitten sonra, şairin bizim için asıl ölçü olan şiirlerini incelemeye ve şiirlerinde kullandığı Bektaşîlikle ilgili kavramları değerlendirmeye geçebiliriz. Burada, değerlendireceğimiz kavramlara ve şahıslara Alevî-Bektaşî zümrelerin bakışıyla Seyrânî’nin bakışını karşılaştırmaya, ortaklık veya farklılıkları göstermeye ve zaman zaman da başka şairlerden örnekler vererek konuya daha fazla açıklık kazandırmaya çalışacağız.

1. Hz. Alî: Bilindiği gibi Alevî-Bektaşî kabulüne göre, Hz. Alî birinci imamdır. On iki imamın atası ve kırkların da başıdır. Mirac hadisesinde bir arslan suretinde Hz. Muhammed’in önüne çıkmış, parmağındaki yüzüğü çıkarıp ağzına vermesi üzerine ona yol vermiştir. Mirac dönüşü Hz. Muhammed kırklar meclisine uğramış, kırkların başı olan Hz. Alî yüzüğü ağzından çıkarıp iade etmiştir. Hz. Muhammed, arslan suretinde karşısına çıkan varlığın aslında Hz. Alî olduğunu işte o zaman anlamıştır. Hatayî’nin şu dörtlüğü bu inancın güzel bir ifadesidir:

Yedinci felekte arslan görünen

Hatemin ağzına veren sır eden

Gelüb kırklar ile cemde bulunan

Cümlesine serdar olan Ali’dir

Ayrıca Hz. Alî, “Hak Muhammed Alî” ve “Muhammed Alî” şeklindeki ifadelerle Allah’tan ve Hz. Muhammed’den ayrı düşünülmez, üçünün bir olduğu ısrarla vurgulanır. Bir araştırmacının dediği gibi “Alevîlik Hak, Muhammed, Alî üçleminde inancını ifade etmektedir.” Hatta bu inançtan dolayı, Bektaşîlikle Hristiyanlıktaki teslis arasında ilişki kuran araştırmacılar da vardır. Bu motifleri görmek için, herhangi bir Bektaşî şairin sadece birkaç şiirini okumak yeterli olacaktır. “Hak Muhammed Alî” ve “Muhammed Alî” birliği veya bütünlüğü inancını dile getiren ve Alevî-Bektaşi şairler ve zümreler üzerindeki etkisi oldukça fazla olan Hatayî’nin dörtlüklerinden bazıları şöyledir:

Men dahi nesne bilmezem

Allah bir Muhammed Ali

Özüm gurbete salmazam

Allah bir Muhammed Ali

Anlar birdir bir olubdur

Yerden göğe nur olubdur

Dört köşede sırr olubdur

Allah bir Muhammed Ali

Hak Muhammed Ali üçü de nurdur

Birini alma sen üçü de birdir

Onların koyduğu bir doğru yoldur

Danıştı Muhammed böyle der Ali

“Hak Muhammed Alî” birliği inancını dile getiren bu örnek metinden sonra, “Muhammed Alî” birliği inancını ifade eden birkaç dörtlüğü de görelim. Şaire (Hatayî’ye) göre, Allah’ın “zat sıfatı”ndan bir gevher doğmuş ve Hz. Muhammed ile Hz. Alî bu gevherden ayan olmuşlardır:

Evvel Hû ahır Hû Allah ekber

Sıfat-ı zatından doğdu bir güher

Muhammed Mustafa Şah İmam Hayder

Oldu ol gevherden ayan Hû deyu

Şah Hatayi’m ider Muhammed Ali

Anlardan öğrendik erkanı yolu

Ali Muhammed’dir Muhammed Ali

Biz Muhammed Ali diyenlerdeniz

“Muhammed Alî” birliği inancını dile getiren güzel bir örnek de, Hasanî adlı bir Bektaşî şairin şu iki mısraıdır:

şâ birbirinden kim ayrı gördü

Muhammed Ali’dir Ali Muhammed

Hz. Alî’nin Alevî-Bektaşî şairler tarafından hangi çerçevede ele alındığını tespit ettikten sonra, Seyrânî’nin Hz. Alî tasavvuruna bakabiliriz. Seyrânî de şiirlerinde Hz. Alî’ye yer vermekte; “Alî, Şah-ı Merdan, Haydar-ı Kerrar, Şah Aliyyül Murtaza” gibi ifadelerle doğrudan doğruya adını anmakta, ya da “Zülfikar, Hayber” gibi ifadelerle onu çağrıştırmaktadır. Kısaca söylemek gerekirse, o da Hz. Alî’yi yüceltme gayreti içindedir. Ancak, hiç bir yerde merkezine Hz. Alî yerleştirilerek efsaneleştirilen Mirac hadisesinden bahsetmemektedir. Aynı şekilde, “Hak Muhammed Alî” veya “Muhammed Alî”birliği inancını dile getiren tek bir mısraı da bulunmamaktadır. Sadece bir şiirde “Muhammed Alî” ifadesi geçmektedir. Bu şiir de Seyrânî’ye ait olmayıp Hatayî’ye aittir, bilerek veya - büyük bir ihtimalle- yanlışlık sonucu Seyrânî adına kaydedilmiştir. Söz konusu şiirin Hatayî ve Seyrânî divanlarındaki metni arasında hemen hemen hiç bir fark yoktur. Hatayî divanındaki şiir şöyledir:

Kur’an yazılırken arş-ı rahman da

Kuduret kitabın elinde idim

Kandil asılıyken kevn ü mekanda

Bülbül idim gonca gülünde idim

Kırklar arş yüzünde tuttular cemi

Muhabbet halkoldu sürelim demi

Topraktan yarattı çün Hakk Âdem’i

O zamanda onun belinde idim

Evvel Cebrail ile selâmında

Kırklar neşter vurdu aşk aleminde

Muhammed Ali’yle sır kelamında

O zaman men onun dilinde idim

Yunus deryalara daldığı zaman

Karında vahdette kaldığı zaman

Ali Zülfikâr’ı çaldığı zaman

Bazubend olmuştum kolunda idim

Hatai aşk olan bulsun arısın

Ben nadana vermem onun yarısın

Bir kuşa seksen bin şehrin darısın

Tayın verilirken öğünde idim

Aynı şiir Seyrânî’de de şu şekilde kayıtlıdır:

Kur’an yazılırken arş-ı Rahmanda

Kudret kâtibinin elinde idim

Kandil asılıyken ulu mekanda

Bülbül idim gonce gülünde idim

Ezel Cebrailin ilk selamında

Kırkların derneği aşk aleminde

Muhammed Ali’nin sır kelamında

Nihan söylenirken dilinde idim

Erenler toprağa bastı kademi

Topraktan halkolup sürdüler demi

Balçıktan yarattı Mebla âdem’i

Ol zaman atamın belinde idim

Yunus Nebi bahre daldığı zaman

Balığın karnında kaldığı zaman

Ali Zülfikar’ı çaldığı zaman

Hayber kalesinde kolunda idim

Seyrani’yim buldum aşkın arısın,

Kadrini bilmezse vermem yarısın

Bir kuşa seksen bin şehir darısın

Rızık verilirken yanında idim

Görüldüğü gibi Seyrânî’ye ait olarak gösterilen bu şiir, çok az değişiklik yapılarak Hatayî’den alınmıştır. Bu karışıklık, pek çok halk şairimiz için de geçerlidir. Bu durum, Seyrânî’nin Bektaşîlik kokan şiirlerin tamamının olmasa bile bir kısmının başka şairlerden alınmış olabileceği ihtimalini de göz önünde bulundurmamız gerektiğini açıkça göstermektedir.

2. On iki imamcılık: Hz. Alî ile başlayıp Muhammed Mehdî ile biten on iki imama bağlılık, Bektaşîliğin en önemli esaslarından biridir. Herhangi bir Bektaşî şairde, “Duvazdeh” adı verilen ve on iki imamı metheden, onlara olan inancı veya bağlılığı dile getiren bir şiir –genellikle- bulunur. Bu imamlar arasında Hz. Alî’nin, Hz. Hüseyin’in ve altıncı imam Caferü’s-Sâdık’ın hususî bir yeri vardır. Bektaşî şairler, imam Cafer mezhebinden olduklarını söylerler. Buradaki “mezhep” kelimesi, bildiğimiz anlamda, yani “itikat ve ibadette bir mezhep imamının görüşlerine uyma” anlamında değildir; bağlılığın ve muhabbetin derecesini ifade etmektedir. Çünkü, Anadolu Alevîleri ve Bektaşîleri, mezhep olarak Caferî değildir.

Seyrânî’nin Hz. Alî ile Hz. Hüseyin’i metheden mısraları bulunmaktadır; ancak on iki imam ifadesi tek bir yerde bile geçmemektedir. O, mezhebinin Caferîlik olduğunu söylemek şöyle dursun, imam Cafer’in adını dahi anmamaktadır. Aynı şekilde Zeynelâbidin, Muhammed Bâkır, Takî, Nakî ... gibi diğer imamlara da yer verilmemektedir. Bunlar da Seyrânî’nin Bektaşî olmadığının delilleri olarak kabul edilebilir.

Bu konuyu biraz daha açmak faydalı olacaktır. Hz. Alî, Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin sevgisi, bütün Türk-İslâm tarikatlarında ortaktır. Fuad Köprülü, gerek “Türk Edebiyatında İlk Mutasavvıflar” gerekse “Anadolu’da İslâmiyet” adlı eserinde, bu nokta üzerinde ısrarla durmaktadır. “Hz. Alî’ye ve Ehl-i Beyt’e muhabbet, Türkler arasında münteşir bütün tarikatlerde değişmez bir esastır.”cümlesi, Hz. Alî’den ve Ehl-i Beyt’ten övgüyle söz eden her şairi Bektaşî olarak görmememiz gerektiğini, açıkça ifade etmektedir. Meşhur seyyâhımız Evliya Çelebî, Seyâhatnâme’nin girişinde, rüyasında Hz. Alî ve on iki imamı gördüğünü, onların elini öptüğünü söyler. Bu rüyasını tabir eden Kasımpaşa Mevlevîhanesi şeyhi Abdullah Dede, ona “On iki imam elini öpmüşsün, dünyada her şeye erişirsin.”der. Bu ifadelere bakılarak, gerek Evliya Çelebî’nin gerekse Kasımpaşa Mevlevîhanesi şeyhi Abdullah Dede’nin de Bektaşî olduğuna mı hükmedilecektir? Bu, elbette mümkün değildir.

Bu konuyla ilgili güzel bir örnek de, Şeyh Gâlib’in şu beyti ile dörtlüğüdür:

Kuvvet-i bâzû bu kapuda durur

Rüstem işi anlama Hayder gerek

“Bu kapıda kol kuvveti durur, iş görmez; Rüstem işi değil bu, bunu başarmaya Haydar gerek.”

Ey mazhar ü hem muzhır-i esrâr Alî

İsnâ aşerin hayline serdâr Alî

Anlar ki Hüseyn Mûsî ü Ca’ferdür

İki Hasan üç Muhammed ü çâr Alî

“Ey hem sırlara mazhar olan, hem de onları ızhar eden Alî; ey on ikiler bölüğünün başı, başbuğu Alî. Onlar Hüseyin, Mûsâ, Ca’fer, iki Hasan, üç Muhammed ve dört Alî’dir.”

Görüldüğü gibi, burada da Hz. Alî ve on iki imam yüceltilmektedir. Şeyh Gâlib’in Mevlevî ve Yenikapı Mevlevîhanesine mensup olduğunu biliyoruz. Herhalde onun da Bektaşî olduğu iddia edilemez. Bütün bunlar, bu hususta hüküm verilirken ne kadar dikkatli olunması gerektiğini hatırlatan örneklerdir.

Dikkat edilirse, Şeyh Gâlib’in yukarıdaki beytinde, Hz. Alî’nin hem gerçek hem de mecazî anlamda kuvvetin ve cesâretin timsali olarak tasavvur edildiği görülecektir. Dört halîfeden ilki olan Hz. Ebubekir’in timsal olmuş vasfı doğruluğu, ikinci halife Hz. Ömer’in timsal olmuş vasfı adaleti, üçüncü halife Hz. Osman’ın timsal olmuş vasfı iffeti ve sonuncu halife Hz. Alî’nin timsal olmuş vasfı da kuvveti ve cesâretidir. Alevî-Bektaşî şairlerin sık sık tekrar ettikleri “Lâ fetâ illâ Alî lâ seyfe illâ Zülfikâr” cümlesinde, onun erliği, cesareti ve kılıç kullanmadaki ustalığı söz konusu edilir. Zaten o, genellikle atı olan Düldül ve kılıcı olan Zülfikâr’la birlikte anılır. Dolayısıyla Hz. Alî, erlik, kuvvet, cesaret, binicilik ve kılıç kullanma gibi alanlarda sembol bir şahsiyet olarak tasavvur edilir. Türk halkı tarafından çok sevilmesinin çeşitli sebepleri yanında, bu yönünün etkisi de göz ardı edilmemesi gereken bir husustur. Türk halkı, ona, İslâmiyetin kabulünden önceki “alp tipi”nin pek çok özelliğini yüklemiştir. Konusu Hz. Alî’nin cenkleri olan anonim ürünlerde, bu durum açıkça görülmektedir. Bir halk şairi olan Seyrânî’nin de Hz. Alî’ye daha çok bu yönüyle yer verdiğini söylemek, herhalde yanlış olmayacaktır:

Zâlimin zulmünden yıkıldı cihân

Hak Habîb-i Mustafâ’ya di gelsin

Dört taraf tam oldu adüvv ü düşman

Şâh Aliyyül-Murtazâ’ya di gelsin

Çok küheylân kuyruğunu düğerim

Şâh Merdân Alî’ye boyun eğerim

Öğersem ben böyle bir er öğerim

İsmini çekmezem “Hâtem Tayî”nin

Kâfirin hakkından Hazret-i Alî

Devlerin hakkından Süleyman gelir

gibi ifadelerde, Hz. Alî’nin hangi çerçevede ele alındığı gayet açıktır.

3. Hz. Hüseyin, Kerbela, Yezid: Hz. Hüseyin Hz. Alî’nin oğludur ve aynı zamanda üçüncü imamdır. Bazı siyasî olaylardan sonra, Muaviye’nin oğlu Yezid tarafından gönderilen kuvvetlerle, Kerbela’da çarpışmak zorunda kalmış, yaralanmış ve daha sonra da vefat etmiştir. Bu hadise gerek Alevî gerekse Sünnî Türk halkı tarafından hiçbir zaman tasvip edilmemiştir. Yezid, acımasızlık ve zâlimlik sembolü olarak görülmüş, merhamet duygusunu kaybedenler için “Yezidleşmek, Yezid olmak” deyimleri türetilmiştir. En koyu Sünnî kesimlerde dahi Alî, Hasan, Hüseyin, Hasan Hüseyin ...gibi isimler çok yaygın olarak kullanılırken, bir tek Yezid veya Muaviye ismine rastlanmamasını başka hiçbir sebeple izah etmek mümkün değildir. Aynı şekilde, Muharrem ayında ezanların Hüseynî makamında okunması geleneği de, Türk halkının Kerbela hadisesi karşısındaki tavrını açıkça ortaya koymaktadır. Bütün bunları göz önünde bulundurarak, Everekli Seyrânî’nin Hz. Hüseyin, Yezid ve Kerbela ile ilgili ifadelerini Bektaşîliğinin bir delili olarak kabul etmek, büyük bir yanılgı olacaktır. Seyrânî’ye göre Hz. Alî de, oğlu Hz. Hüseyin de siyasî sebeplerle haksızlık ve zulme maruz kalmışlar, şehadet şerbetini içmişlerdir:

Hayder-i Kerrar-ı Şah-ı mümkinat

Zâlim hükümdarın uğruna gitti

Hiç eder mi ümmet olan böyle suç

Nasıl ümmet bilmen Yezid bağrı tunç

Kerbela halinden olmuşuz âgâh

Susuz şehid etti Yezid-i gümrah

Şâh Hüseyn’in kanının fâni riyaset uğruna

Eyleyen etmiş telef senden selef al ibreti

Kerbela!da yendi haksızlık hakkı Seyrânî âh

Hırs-ı zâlimdir Yezid’e yaptıran hunharlığı

şeklindeki ifadelerde, Seyrânî, Türk halkının söz konusu hadiseyle ilgili genel kabulünün ötesinde bir şey söylememektedir.

4. Meşrebiyle ilgili ifadeleri: Seyrânî, bir yerde Hacı Bektaş Velî’nin ismini anmakta, bir yerde de “cansız duvarı yürütme” kerametinden bahsederek yine ona işaret etmektedir. Burada “pirim” ifadesini de kullanmaktadır. Şair, aynı ifadeye Nakşibendî tarikatı piri için de yer vermektedir: O,

Bahaeddin Muhammedden o pir-i nakş-i bendimden

Yetişti fikrime ruhanî himmet dil pesendimden

demekte ve ruhanî himmetin sahibinin Nakşibendî piri Bahaeddin Muhammed olduğunu söylemektedir. Bu beytine bakarak onun Nakşibendî olduğunu söylemek de, Hacı Bektaş Velî ve Balım Sultan’la ilgili birer mısrasına bakarak Bektaşî olduğunu söylemek de oldukça zordur. Büyük şairlerin, halkın ulu bildiği velîleri zikretmesini yadırgamamak ve bunda başka manalar aramamak, daha doğrudur. Nitekim Seyrânî, bir yerde Mevlana’dan da bahsetmektedir; ama Mevlevî değildir. Şeyh Galib ve Evliya Çelebî de on iki imamdan saygıyla bahseder; ancak onlar da Bektaşî değildir. Aynı şekilde, Seyrânî’nin selefi kabul edilen Nef’î de Mevlana’ya hayran bir şairdir ve -belki de- Mevlana hakkındaki en güzel kasîdeyi yazmış olan şairdir; fakat o da Mevlevî değildir.

5. Bektaşîliğe uzak ifadeleri: Seyrânî, sık sık “beş vakit” ifadesini kullanmaktadır. Buralarda “beş vakit namaz”ın kastedildiği açıktır. “Beş vaktını kılan Hakk’ın hasıdır” mısrası, bir şiirde iki kez geçmektedir. Yine şairimiz “ezanların okunmasına rağmen imamların boşuna beklediği”nden, yani câmiye giden cemaatın kalmadığından şikayet etmektedir. “Hakk’a ibâdeti elden bırakma”, “Resulün emrine itaat eyle”,”İslâmdan murad tutmaktır Allah emrini” ve “Etmek farzdır ulu’l-emre itaat” şeklindeki mısralar, Alevî-Bektaşî söylemden çok Sünnî söyleme yakındır.

Yapmaya çalıştığımız bu açıklama veya tartışmalardan şu sonuca ulaşmak mümkündür: Seyrânî, İstanbul’da bulunduğu yıllarda Bektaşî tarikatı mensuplarıyla tanışmış, ortak paydalarının “muhaliflik” olması dolayısıyla da onlara yaklaşmıştır. Bunda, o tarihlerde Bektaşî tekkelerinin “muhalefetin odağı” haline gelmiş olması da etkili olmuştur. Söz konusu yakınlık neticesinde, Bektaşîlikten bir dereceye kadar etkilenmiş ve bu etkiyi de şiirlerinde aksettirmiştir; fakat bu etkilenme, şairin Alevî-Bektaşî olduğunu göstermez. Başta da söylediğimiz gibi, onun Bektaşî olup olmaması çok da önemli değildir; ancak bazı kaynaklarda Bektaşî şeklinde gösterilmesini de bir zorlama olarak izah etmek ve Seyrânî gibi halka mal olmuş, ismi bir yerleşim birimiyle özdeşleşmiş büyük sanatkarları, zorlama yoluyla şu veya bu çizgiye çekmeye çalışmamak herhalde daha doğru olacaktır.

 
.