10.15-10.30 Prof.Dr. H.Ezber BODUR*
.

TÜRK TOPLUMUNUN ENTEGRASYONUNDA

KÜLTÜREL DEĞERLER VE SEYRÂNÎ

Seyrânî’nin yaşadığı dönemde gözlenen yenileşme hareketleri, ileride meydana gelebilecek hızlı toplumsal değişimin de habercisi olarak değerlendirilebilir. Şüphesiz bu değişim süreci, her türlü aşırılıktan uzak, orta yolu ilke edinmiş kendine özgü Türk İslamiyet’inde görülen kısmi seküler dünya görüşünün de yardımıyla dinin; eğitim, hukuk, ekonomi gibi alanlardaki etkisinin giderek azalması anlamına gelmektedir. Bu alanlardaki davranışların yönlendirilmesinde dini olmayan bir dizi seküler normlar, dini kodların yerini almaya başlamıştır.

Seyrânî, böyle bir yenileşme sürecinin gözlemcisi olarak toplumsal hayatta uyumsuzluğun bir sonucu olarak ortaya çıkan aksaklıklara eleştirel gözle bakabilmiş, değişen yeni durumlara başarılı bir uyumun sağlanabilmesi için bireylerin dünya görüşlerini değiştirmelerinde sazıyla, sözüyle katkıda bulunmuş bir halk ozanımızdır. Şüphesiz edebi ürünler, üretildikleri dönem ve çevrenin toplumsal olaylarını anlamamızda yardımcı olan çok önemli kültürel miraslardır. Bu bakımdan sade, samimi ve açık yürekli tavırlarını söze dökerek yaşadığı dönemin “yaşama stilini” bizlere büyük bir ustalıkla aktarabilen Seyrânî’nin şiirlerinin, zihniyet dünyamız hakkında bilgi verebilecek nitelikte oldukları daima göz önünde bulundurulmalıdır.

Toplumsal Bütünleşme ve Değer Konsensüsü

Bilindiği gibi toplumsal değişme yapısal farklılaşma sürecini de içerir. Basitçe bu kavramla, sosyal sistemi meydana getiren çeşitli alt sistemlerin daha çok uzmanlaşması ve kurumsallaşmasıyla daha az fonksiyonu derinlikli bir biçimde yerine getirmesi kastedilmektedir.

Bu çerçevede din kurumu da önceki fonksiyonlarından bir çoğunu yeni kurumsallaşmış yapılara devrederek kendi özgün alanına çekilmektedir. Elbette sosyal sistemi oluşturan alt sistemlerin farklılaşması onların öneminin azalması demek değildir. Nitekim kendi özgün alanına çekilen ve uzmanlaşan din kurumu, nüfusun çoğunluğunun uzlaştığı değerler sisteminin oluşumundaki katkısıyla sosyal istikrarın ve işbirliğinin sağlanmasında önemli bir rol oynayabilmektedir.

Yapısal farklılaşma süreci, bireylerin uzmanlaşarak elde ettikleri yeni rolleriyle karmaşıklaşan sosyo-ekonomik sistem içerisinde meydana gelebilecek kırılmaları önlemek için yeni bütünleştirici mekanizmaların geliştirilmesine olan ihtiyacı da beraberinde getirmiştir. Bu bakımdan değişik inanç ve sosyal sınıfa mensup olan bireylerin modern organizasyonlar içerisinde birbirleriyle etkileşim ilişkisine girmeleri yeni seküler bütünleştirici mekanizmalar olarak değerlendirilebilir. Bu manada Türk milliyetçiliği, demokratik kurumlar, sivil toplum ve sosyal sektör organizasyonları gibi birliktelikler bu tür modern bütünleştirici mekanizmalar arasında sayılabilir.

Fonksiyonalist din sosyologları, istikrarın, düzenin ve işbirliğinin değer konsensüsü ile yani toplum üyelerinin neyin iyi ve değerli olduğu hakkında varacakları genel bir anlaşma ile sağlanabileceği üzerinde hemfikirdirler.

Türk Toplumsal Değerleri

Bilindiği gibi İslam dini, yayıldığı alanın özelliğine göre farklı çehreler göstermiştir. Bugün İslam’ın organik bir parçası olarak ortaya çıkan değerlerin bir çoğu İslamiyet’in ilk yayıldığı bölgelerde tecrübe ettiği kültürel etkileşim sonucu farklı kültürel ögelerden alınarak geliştirilmiştir. Bu çerçevede Türk toplumunda yaygın olan İslami değerlerin bir çoğu orijin itibariyle Türk kültüründe veya İslamın yayıldığı bölgelerde mevcut olan kültürel unsurlardan meydana gelmiştir. Bu bağlamda Türk kültürel mirası içerisinde göze batan bazı değerleri şöyle sıralayabiliriz: Türk insanı son derece cesaretli ve sağlam karakterlidir. Tüm faaliyetlerinde ılımlılığı ve orta yolu rehber edinmiş Türkler, bilginlere ve yaşlılara saygılıdır. Arkadaşlık ve dostluklara önem verir. Şeref, haysiyet ve onuruna düşkün olmasının yanında başkalarının da şeref ve haysiyetini düşünür. Zorluklar karşısında sabırlı ve dayanıklıdır. Cömert, misafirperver ve dost canlısıdır. Türk kültüründe ne diğerlerini kıskanmak ne de kendi durumuyla yetinmek söz konusu değildir. Nitekim kıskançlık ve güvensizliğin toplumsal hayat için büyük bir tehlike arz ettiğinin farkında olan Seyrânî, iki yüzlülüğü, kibri ve ihtirası her fırsatta yermektedir. Türk milletinin temel değerleri arasında yer alan yardımseverlik ve cömertlik tüm dünyanın bildiği bir gerçekliktir. Bir şiirinde Seyrânî;

“Seyrânî namerdin yüzüne bakma

Cömerdi gönülden gözden bırakma”

diyerek adaleti ve cömertliği toplumun refahı için gerekli görmektedir. Azla yetinmeyi, kanaatkarlığı öven şairimiz bu konuda şöyle demektedir;

“Kanat halkasın bırakma elden

Elinden çıkmasın der isen dümen”

Cömertlik ve misafirperverliği hayli önemli bir değer olarak gören Seyrânî, sosyal ilişkilere nüfuz eden tüketimcilik duygusundan yakınmaktadır. Öte yandan hem servet hem de güç elde etmeyi bir tutku haline getiren yönelişlere şiddetle karşı çıkarak, bireylerin kendi durumlarını iyileştirme yönünde çaba sarf etmelerini teşvik etmektedir. O halde bugün toplumsal gelişmede son derce önemli olan, yoğun bir biçimde çalışma ve zamanı planlama, işinden maksimum derecede fayda temini için gayret etme gibi modern değerler, Türk kültürel mirası içinde mevcut olup geliştirilmeyi beklemektedir.

Seyrânî’de Hoşgörü ve İnsan Sevgisi

Türk kültürünün en temel ögelerinden birisini, onun farklı kültürel unsurlara karşı son derece hoşgörülü olması teşkil etmektedir. İslam’ın ruhunu yani insan sevgisi, hoşgörü, barış, tevazu ve aşırılıklara karşı çıkma gibi değerleri İslam aleminde en iyi kavrayan ve yaşatan Türk milletidir. Seyrânî’nin bu değerler üzerindeki vurgusunu tüm şiirlerinde görmek mümkündür. Mesela bu ruhun bir tezahürü olarak Seyrânî’nin değişik din mensuplarıyla dostluklar kurduğunu hayat hikayesinden anlamaktayız. Sosyo-ekonomik şartların zorlamasıyla İstanbul’a gitmeye karar veren Seyrânî, bu yolculuğu yakın dostu olan Develi’li tüccar Ermeni asıllı Türk vatandaşı Agop Ağa ile yapmıştır. Bu örnek, tarihte Türklerle Ermenilerin bir arada barış içinde yaşadıklarının en canlı şahididir.

Kurumlaşmış bir dinin, çeşitli inanç kümelerini bünyesinde barındıran, toplumda parçalanmışlığa (dizentegrasyon) neden olabilecek fonksiyon icra eden bir yöne de sahip olduğu bilinmektedir. Bu bakımdan, tek dini hakikate kendi gruplarının sahip olduğuna inanarak birbirlerine karşı güçlü dini sınırların çizilmesiyle ortaya çıkacak düşmanlıkların, toplumsal bütünleşme ve istikrarın temellerini sarstığına tarih tanıklık etmektedir.

Sözgelimi daha İslam’ın ilk yıllarında siyasal, sosyal ve ekonomik nedenlerden dolayı birbirleriyle savaşan ve tarihsel süreç içinde meydana gelen birbirine karşıtlıkların özünü oluşturan düşmanlıklar Arap kültürünü beslerken, Türk kültüründe bu unsurlar arasında barış tesis edilmiştir. İşte Yesevi, Yunus Emre, Mevlana, Pir Sultan Abdal çizgisinin önemli temsilcilerinden olan Seyrânî, birbirine karşı düşmanlıkları daha Hulefa-i Raşidin döneminde ortaya çıkmaya başlayan tarafları şiirlerinde barıştırmıştır. Biraz evvel ifade ettiğimiz gibi, Seyrânî çizgisindeki halk ozanlarımız, İslam’ın ruhunu doğru yansıtarak farklı inanç mensupları arasındaki düşmanlıkları zayıflatacak mekanizmaları somut biçimde ortaya koymuşlardır. Bu konuyla ilgili olarak Seyrânî Peygamberler Destanı’nda şöyle der:

“O’ndan Ebu Bekir Sıddık

Eyledi bu hakkın tasdik

Hazret-i Ömer’ul Faruk

O’ndan Osman-ı Zinnuri

O’ndan Ali İbn-i Talip”

Bir başka şiirinde;

“Al-ı evlad-ı Muammed cümle eshab-ı güzin

Ol Ebu Bekir, Ömer, Osman’a mı yalvarayım

Seyrânî der ki Al-ı evlad-ı Hasan Hüseyin’e mi

Cümleden erham olan Mennan’a mı yalvarayım

Yoksa Ezvac-ı Mutahhar Hazret-i Ayşe’ye mi

Ya Hatice Seyyidi Nisvan’a mı yalvarayım”

Seyrânî, kendisini şu veya bu çizgiye çekerek farklı kimliklere büründürmeye çalışanları bizzat şöyle eleştirmektedir;

“İmam-ı Azam buyurmuş Maliki hem Şafii, Hanbel

Değil baki cihan, fani ne var sizlik ne var bizlik

Bu fanide gurur etmek mahza edepsizlik

Değil baki cisim fani ne var sizlik ne var bizlik

Bu fani cism ile etmek gurur mutlak edepsizlik”

Görüldüğü gibi Seyrânî, modern demokrasi kültürünün önemli ögelerinden biri olan hoşgörüyü ve insan sevgisini vurgulayarak, bu değerlerin geniş kitleler tarafından içselleştirilmesine katkıda bulunmuştur. Böylece ortaklaşa paylaşılan değerlerin ve sembollerin, toplumu bir arada tutan çok önemli yapı taşları olduğu anlaşılmaktadır.

Halk şairlerimiz çeşitli mitolojik anlatılar ve ritüellerden yola çıkarak bir sosyal etik oluşturma yönünde çok önemli fonksiyonlar icra etmişlerdir. Ahlaki davranış normları, istenen ve doğru olanı yapma yönünde bir içsel motivasyon kaynağı olmaktadır. Seyrânî de şiirlerinde bu tür anlatı ve ritüellerden yararlanarak sosyal ahlakın gelişmesinde ve bunların toplumsal hayatta kökleşmesinde katkıda bulunmuştur. Seyrânî, bir konu hakkında karar vermeden önce iyice araştırılması gereğini Bağdat’taki şeyhinin kendisiyle görüşmek üzere yolladığı bir müridinin Develideki serüvenini bir anlatıya dayandırarak mısralarına şu şekilde dökmektedir.

“Gittin Bozburun’a, döndün geriye

Niye geldin Everek’li deliye

Selam söyle Bağdat’taki veliye

Daha yetişmedik koruk gibisin”

Seyrânî’nin Ehl-i Beyt sevgisi, dini siyasi emellerine alet edenlere karşı kararlı mücadelenin bir simgesi olarak değerlendirilebilir. Seyrânî, şiirlerinde yer verdiği bu tür efsaneler yoluyla, din büyükleriyle ulvi bir bağ tesis etmekte, bir yandan da anlatıların pedagojik fonksiyonlarıyla temel değerlerin toplumda yer etmesine yardımcı olmaktadır.

Bir şiirinde Seyrânî,

“Kiramen Katibin yazsın yazmasın

Ben yüzüm karasın yüzümde buldum” diyerek insanların her an fiil ve hareketlerini kontrol altında tutmak yönünde bir tutum geliştirmelerini, dini bir motiften yola çıkarak halk idrakine aktarmaktadır. Aslında dini telkinlerin mahalli kıssa ve imajlarla insanlara aktarılması geleneği Türk kültür tarihinde önemli bir yere sahiptir.

“Bir can tahkim olmuş cümle bedene

Her gönül Kabe’dir tavaf edene”

mısralarında bu husus açıkça gözler önüne serilmektedir. Nitekim hac ibadetiyle ilgili olarak, Kabe’nin etrafındaki tavafın toplumsal farklılıklar yerine birlik, beraberlik ve sosyal dayanışma duygusunun yerleşmesini hasıl eden sembolik bir yönü vardır. Bu şiirde herhangi bir kısıtlamaya meydan vermeyecek şekilde genişliğe sahip olan gönül zenginliği, insanlar arasında sevgi, saygı ve dostluğun yerleştirilmesi ve geliştirilmesi, İslam’ın temel ibadetlerinden biri olan hac statüsüne yükseltilmiştir. Yani Kabe’yi tavaf eden insanlar arasında nasıl bir dostluk oluşturuluyorsa, bu duygu sembolik bir dille bireyin gönlüne yerleştirilerek sevgi ve dostluk gönüllerde kökleştirilmiş ve bu suretle sevgiyi rehber edinen bireyin her anı ibadet olarak değerlendirilmiştir.

Yine bir başka şiirinde;

“Kalbini rahat tut sıkma Seyrânî

Emr-i Haktan taşra çıkma Seyrânî

Gönül Beytullah’tır yıkma Seyrânî

Yıkıldıktan sonra yapılmaz imiş”

demek suretiyle insanı incitmeyi ve gönül yıkmayı Beytullah’ın yıkılışıyla eşit görerek, insan sevgisinin önemini çarpıcı bir kıyaslama ile gözler önüne sermektedir.

Seyrânî, kitlelerin dünya görüşünü şekillendirmede dini kurallardan ziyade tasavvufi boyutun öne çıktığı kitle ahlak ve itikatlarına vurgu yaparak Yesevi, Mevlana ve Yunus Emre çizgisini sürdürmüştür. Şöyle ki;

“Göz kulak kapısın olmuş özüm bu

Borç vermen hayırlı zekat vermeden”

diyen Seyrânî’nin dini bir kural olan zekat verme pratiği ile ilgili diyeceği bir şey yoktur. Ancak O, böyle bir kitabi-dini kuralın, bireyleri ahlaki aksiyona zorlaması yönündeki fonksiyonunun farkında olarak insan hayatının onur ve haysiyetinin mal mülkten daha değerli olduğuna dikkat çekmektedir. Yani burada, toplumsal hayatta yoksulluğun ve eşitsizliğin giderilmesinde, zekattan daha fazla işlerin yapılması gereği üzerinde durulmaktadır. Nitekim bir başka şiirinde Seyrânî,

“İnsaf, merhamet kimde var ise

Mümin kamildir, iman ondadır”

demek suretiyle insanların birbirleriyle ilişkilerini sevgi ve saygı temelinde yürütmeleri yönünde bir vizyonun toplumsal hayatta yer edinmesini amaçlamaktadır. Aynı şekilde,

“Eski adet bitip devir dönünce

Kalktı insanlardan şefkat bu sene

Ağniya olursan derler gel beri

Fukaraya yoktur rağbet bu sene”

mısralarında sevgi ve saygının toplumsal bütünleşmedeki önemini vurgulamaktadır. Bir başka şiirinde Seyrânî, aynı konuya aşağıdaki şekilde dikkat çekmektedir.

“Her seher vaktinde eylerim nida

Ol Hakka Resule bu canım feda

Kimseyi incitme Seyrânî geda

Aklı olan hatır yapar demişler”

Böylece Seyrânî’nin şiirlerinde somutlaşan gönül güzelliğine dayalı Türk müslümanlığı, ılımlı bir din anlayışı temeline dayanmaktadır.

“Kimi huri ister kimisi cennet

Ben Hakkın rızasın gözler ağlarım” diyen Seyrânî, insan hayatının mükemmelleşmesinin, insanın ruhundaki ilahi özelliklerin izhar edilmesiyle mümkün olabileceğini belirtmektedir.

Görüldüğü gibi, müslümanlığın geniş ve müsamahakar karakteriyle Türkler arasında kazandığı bu form, daha çok şekli ve katı olan, vicdan ve fikirler üzerinde baskıya dayalı Arap anlayışından tamamen farklıdır. Daha ılımlı, temiz ve rafine İslam anlayışına imkan veren bu kültürel mirasımız, modern dünyanın yeni şartlarına bizi taşıyabilecek güçte ve esnekliktedir. Böyle bir imajın oluşturulamaması durumunda, sözgelimi dinin sosyal değişime karşı koymasıyla sosyal düzende parçalanmaların söz konusu olması muhtemeldir. Bu durumda Türk kültürel kıymetleriyle, çeşitli din ve inanç grupları arasındaki ayrımcılıkların ve karşıtlıkların üstesinden gelinebilecektir.

Seyrânî’de Ekonomik İstikrar ve Toplumsal Bütünleşme

Toplumsal barışın tesisinde ve sürdürülmesinde ekonomik tutum ve davranışların önemli bir yeri vardır. Sağlıklı bir ekonomik yapının oluşturulmasında esnaf ve sanatkarın, çiftçinin ve ticaret erbabının önemli aktörler oldukları göz önünde bulundurulursa, burada meydana gelebilecek bir olumsuzluğun tüm toplumsal hayata yansıması beklenir. Bu bağlamda toplumsal gelişmenin sağlanmasında, iş bölümü ve uzmanlaşmanın önemi inkar edilemez. Seyrânî de şiirlerinde ekonomik tutum ve davranışları etkileyebilecek ahlaki ilkeler üzerinde durmaktadır. Bu bakımdan o, kolay ve rahat bir kazanç peşinden koşmayı eleştirerek iş disiplininin, iş sorumluluğunun, işe bağlılığın ve saygının önemini vurgulamaktadır.

“Varup vasıl oldum ben bir diyara

Dedim başlıyayım burda bir kârâ

Varup sanat sordum bir ihtiyara

Dedi çiftçilikten yoktur âsânı

Çiftçi oldum bir gün dinle bu sözü

Bilemedim gece ile gündüzü

Çift sürerken öldürdüm ben öküzü

Tarlada bıraktım kaçtım sabanı

Diş çekici oldum dinle bu işi

Dişin çektirmeye geldi bir kişi

Çürüğün ararken çektim sağ dişi

Çenesin koparttım çok aktı kanı”

Görüldüğü gibi Seyrânî bu mısralarında yaptığı işi bilmeyen, öğrenme hususunda gayret sarf etmeyen ve kısa yoldan zengin olacağına inanan esnaf tipini eleştirmektedir. Mesleğine saygılı ve hangi iş kolu olursa olsun çalışmayı kendi içinde değerli gören bireylerin oluşturduğu toplumda istikrarın olacağı muhakkaktır. Seyrânî’nin, toplumun kendi kendine yabancılaşmasına neden olacak duyguların sökülüp atılmasını isteyen, mesleğe bağlılığın, cesaret ve sorumluluğun erdem olarak öne çıkarıldığı bu mısraları, değişik vesilelerle gündeme getirilerek, esnaf ve sanatkarımızın bu etik değerleri içselleştirmelerine katkıda bulunabilecek niteliktedir.

Ancak ekonomik aktivitede sadece çalışma ahlakına vurguda bulunarak diğer motivasyonel değerleri hesaba almamak da yanlıştır. İş ahlakının diğer toplumsal süreçlerle etkileşim halinde olduğu unutulmamalıdır. Bu bakımdan ekonomik geriliğin arka planında tarihsel ve kurumsal tecrübenin son derece etkili olduğu gözden uzak tutulmamalıdır.

Seyrânî ve Din Adamları

Seyrânî, alim kisvesi altında cahillerin toplumsal hayattaki parçalayıcı rolünün farkındadır. Bu hususu şöyle dile getirmektedir:

“Ham sofular tespih çeker vird okur

Gözü hayvan yemin çalmada olur”

Bir başka şiirinde Seyrânî,

“Hocaların hüneri var

Nere gitse zengin arar

İşin düşse para sorar

Kapılmayın hocalara” diyerek dönemindeki medreselerin ilim tahsilinde yeterli kurumlar olmadığını dile getirmekte, ham sofu olarak nitelediği dar görüşlü sözde hocaları ilmin hakikati dışındaki faaliyetlerinden dolayı hicvetmektedir. Bir başka şiirinde Seyrânî;

“Romatizma hastasına

Hoca mağrur muskasına

Ayet hadis pahasına

Sapılmayın hocalara” diyerek hastalıkların tedavisinin modern tıp çerçevesinde mümkün olabileceğini ve bu tür hoca namıyla ortaya çıkan cahillere itibar edilmemesi öğüdünü vererek halkımızı aydınlatmaya çalışmaktadır. Buna karşılık bir başka şiirinde:

“Eğer olmazsa alimler

Ki katre rahmet inmezdi

Dahi ot bitmeyüp asla

Semer olmazdı eşadan” diyen Seyrânî, hakiki alimlerin toplumsal hayattaki birleştirici rolünü vurgulamaktadır.

Yine bir başka şiirinde Seyrânî bu konuyu şöyle dile getiriyor;

“Can feda olsun alime halka eder nush-i tam

Ne kadar naçar kalsan da olmaz fasihten imam

Bu Seyrânî alimleri sadıkları metheder

İnşallah teslim-i ruhta hatm-i imanla gider”

Görüldüğü gibi Seyrânî’nin eleştirileri, ilmin hakikatinden habersiz olan sözde hocalara yöneltildiğinden, onun gerçek ilim erbabıyla alıp veremediği bir husus yoktur. Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu olan Ulu Önder Atatürk, çağdaşlaşmanın dine karşı olmadığını, dinde şekilden ziyade öze önem verilmesini, dinin gerçek din adamları tarafından öğretilmesini ve din adamlarının ilahiyat kadar müsbet bilimlerle de donatılmış olmalarını çağın gereği olarak belirtmektedir. Ayrıca İslamiyet’in en mütekamil din olduğunu ifade eden, milletimizin içinde hakiki ulemanın mevcudiyetine karşın gerçek ilimden uzak, yeteri kadar tahsil görmemiş hoca kıyafetli cahillerin varlığından söz ederek bunların ikisinin birbiriyle karıştırılmaması gerektiğini vurgulayan Atatürk’le Seyrânî’nin görüşleri arasında bir paralellik görülmektedir.

Bir halk ozanı olan Seyrânî’nin şiirlerinde yer alan bazı hikayelerin, bir yandan sosyal ahlakın oluşmasındaki katkıları, diğer yandan da tarihi mirasımızla kurulan organik bağı teşkil etmesi, dünya görüşünün güçlendirilmesinde önemli bir unsur olarak değerlendirilebilir. Ayrıca o, şiirlerinde ele aldığı mitolojik unsurların yanında ritüel aksiyonlar yoluyla ve toplumsal birliğimize katkıda bulunacak temaları işlemek suretiyle bütünleşmemizin temininde çok ciddi adımlar atmıştır. Öte yandan Seyrânî, toplumsal istikrarsızlığa yol açabilecek kültürel değerlerin yozlaştırılması ve sosyo-kültürel farklılıkların yaratılması gibi toplumsal istikrarsızlığa yol açabilecek her türlü olumsuzlukların karşısına sazıyla ve sözüyle dikilmiş, bireysel ve toplumsal yararlar sağlayan temaları işlemek suretiyle toplumsal bütünleşmede önemli katkılar sağlamış, ileri görüşlü ve edebiyat tarihimizde eşsiz bir yere sahip halk şairimizdir.

O halde tüketimciliğin arttığı, kazanma hırsının doruğa ulaştığı günümüz dünyasında, materyalist değerleri dengeleyebilecek yeni değerlerin geliştirilmesine ihtiyaç vardır. Böyle bir dünyada Türk kültüründe bu işlevi yerine getirebilecek, bireysel sorumluluğu toplumsal sorumlulukla dengeleyebilecek kültürel değerler mevcuttur. Bugün küreselleşen dünyada yok olmamak Büyük Atatürk’ün ifadesiyle başka milletlerin avı olmamak ya da egemen global aktörlerin kültürel potasında erimemek için kendi kültürel değerlerimize sahip çıkmamız ve bunları evrensel kültüre kazandırmanın yollarını aramamız ulusal bir yükümlülüktür.

 
.