.

11.15-11.30 Prof.Dr. M.Kemal ATİK*

AHMED YESEVİ’DEN SEYRÂNİ’YE

Orta Asya’da Türk toplulukları arasında İslamiyet’in kabulünün ve yayılmasının X. yüzyılın ikinci yarısına doğru başladığı bilinmektedir.

Türkler arasında İslâmlaşma ve dolayısıyla yeni bir kültür oluşturma süreci, XII. yüzyılda Ahmed Yesevî ile yepyeni bir ivme kazandı. Bu büyük tarihî şahsiyet, İslâm’dan önce Budist, Şamanist, Maniheist mistik kültürleri tanımış ve özümsemiş, Türk topluluklarının İslam’a girişinin yine mistik bir yolla olacağını keşfetmişti. O aynı zamanda, Türkçe’nin hor görüldüğü, Arapça ve Farsça’nın revaçta olduğu bir dönemde hikmetlerini Türkçe yazarak Türkçe’nin kurtarıcısı da oldu. Türkçe’yi seçtiği için kendisini eleştirenlere şu hikmetli sözleriyle cevap veriyordu:

Bilenlerden işitsen açar gönül ilini

Ayet, hadis manası Türkçe olsa duyarlar

Miskin Hoca Ahmet yedi ceddine rahmet

Sevmiyorlar bilginler sizin Türkçe dilini

Anlamına erenler başı eğip uyarlar.

Fars dilini bilir de, sevip söyler Türkçe’yi (D.Hikmet.H.Bice,Ank.,1993,s-.,92 -93) . Ahmed Yesevî, doğrudan Kur’an ve Sahih Sünnet’ten aldığı ilham ile milletimizin binlerce yıllık geleneğini yoğurarak müşterek eğilimlerini aklın, bilimin ve mantığın çizdiği yolda ileriye, doğruya, güzele yöneltti. Milletimizin gönlünde yatan dini, ahlaki, felsefi duygu ve düşünceleri açığa çıkardı. Onların gönüllerine tercüman oldu. Hakikate, oradan da ilahi aşka gidecek olan yolun önünü açtı. İnsanlık idealinin var olması için çalıştı. İnsanları gönül diliyle, birlik diliyle, dostluk diliyle selamladı. İnsanlığı vatan için değil, vatanı insanlık için sevdi. Birliğin ve tamlığın içinde kötülüğü eritti. Bireyde toplumu, insanda insanlığı kucakladı. Sadece şehirde oturanları değil, özellikle kasaba, köy ve bozkırda yaşayan göçebe halka anladıkları dil ve alıştıkları şekillerle yaklaştı. Türkler arasında bir düşünce ve davranış birliğinin doğmasını sağladı. Türk milletinin gönlüne aşk yağmurunun damlalarını sevgi yeliyle damlattı. İnsan gönlünü ilâhî nurun tecelli ettiği yer olarak gördü. Rızayı ilâhinin gönül muhabbetinden geçtiğini söyledi. Dar kalıpların ve düsturların, ideolojilerin, hiziplerin, ayrılık ve gayrılıkların, gösteriş ve şekilciliğin Allah’a giden yol ve hakikate götüren bilimle ters düşeceğini söyledi.

Türk-İslam kültürünün temeli işte böyle başladı ve bu mistik zemin üzerinde gelişti. Esasen toplumların aradan geçen zaman ve değişen kültür ortamına paralel olarak bir değişim içine girmeleri ve bir değişim süreci yaşamaları evrensel sosyolojik bir gerçektir. Dinler de toplumların yaşayış biçimi itibariyle belli bir değişime maruz kalmışlardır. Tüm dinlerde bu değişim süreci belirgin olarak görülmektedir. Nitekim İslâm Dini henüz Peygamber’in vefatını müteakip Araplar içinde bile değişik biçimlerde algılanmış, fetihlerle birlikte farklı toplumlarla tanıştıktan sonra bu toplumların sosyo-ekonomik ve sosyo-kültürel yapılarına uygun yorum ve uygulamalara konu olmuştur.Böylece her toplum islamın yorumunda ve yaşama geçirilişinde kendi kültürel değerlerine göre bir müslümanlık biçimi geliştirmiştir. Zaten, doğada ve toplumda has oluş ve yoğuruluş sürekli bir yenilik içindedir. Kur’an da insanın bu değişimden nasibini almasını istemektedir (Enfal,53). Kur’an’ın bu arzusu, müslümanı, kavrayış alanı ve görüş mesafesi itibariyle tüm insanlığı kapsamına alacak bir şekilde evrensel bir niteliğe büründürmektir.

İşte Ahmed Yesevî, mitolojik unsurlarla örülü, mistik tecrübelerden gelen Türk topluluklarını, halk tabakalarını, yukarıda zikrettiğimiz değer hükümleriyle bütünleştirmiştir. Böylece O, Orta Asya’dan Balkanlar’a kadar tarih içinde Türk halk müslümanlığının oluşmasında çok önemli bir görev ifa etmiştir. Bunun için de Yesevîlik adı aynı zamanda “müslümanlık” sözüyle eşdeğer kabul edilmiştir. XII. yüzyılın ikinci yarısında itibaren Maveraünnehir ve Fergana havalisinde, yani bugünkü Kazakistan, Kırgızistan, Özbekistan, Türkistan ve Tacikistan bölgelerinde Yesevîlik İslam’ın kendisi yani Türkçe yorumu olmuştur. Bu yorum: Aşkın, ihlâsın, insan sevgisinin, hoşgörünün, kadın-erkek eşitliğinin, emeğe ve ilme saygının esas olduğu bir İslam anlayışıdır. Bu anlayışı Anadolu’ya Yesevî dervişleri getirmiştir. Fuad Köprülü’nün ifade ettiği üzere, “Anadolu’ya gelen Yesevî ve Haydari dervişleri, Ahmed Yesevî’nin vefatından sonra geçen yarım yüzyıllık bir süre içinde oluşan onunla ilgili bütün yazılı ve sözlü gelenekleri olduğu gibi Anadolu’ya taşıdılar. Burada Ahmed Yesevî’nin menkibelerini anlatan “Menâkıbi Ahmed Yesevî” isimli bir eserin kaleme alındığını kaynaklar yazmaktadır. XV. yüzyılın sonuna kadar varlığı bilinmeyen Makipnâme’nin XV. yüzyılın sonlarında Bektaşilik geleneği içinde kaleme alınan “Velâyetnâme-i Hacı Bektaş” ve “Velâyetnâme-i Sultan” da yer almaktadır. Osmanlıların teşekkülünden önce Anadolu’ya bir çok Yesevî dervişinin geldiği, Hacı Bektaş-ı Veli’nin de bunlardan biri ve hatta Ahmed Yesevî’nin müridlerinden olduğu söylenmektedir. Yesevîlikte de Bektaşilikte de ayinlerde Arapça ve Farsça yerine Türkçe ilahilerin söylenmesi, dua ve niyazların halkın kendi diliyle ifade edilmesi ve kabul görmesi Bektaşiliğin Yesevîliğin içinde olduğunu göstermektedir. (F. Köprülü, İlk Mutasavvıflar, s.112)

Asırlardır sürüp gelen çok güçlü ve feyizli halk edebiyatımız Anadolu’da, daha önce de Orta Asya’da tamamen dinî ve millî bir mahiyet arz ederek başlamıştır. “Divan-ı Lügatit Türk”ten sonra en eski Türk edebiyatı metni olan Ahmet Yesevî’nin “Divan-ı Hikmet”inin içeriği bu söylemde hepimize örnek teşkil edecek mahiyettedir.

Ahmed Yesevî’yi Orta Asya’dan Anadolu’ya taşıyan, Anadolu’yu sevgi ve aşk atmosferinde birleştiren pek çok Yesevî dervişi Anadolu’da evliya kültünü meydana getirmiştir. Ünlü Osmanlı seyahatçısı Evliya Çelebi kendisinin Yesevî soyundan geldiğini iddia etmekle birlikte gezdiği yerlerde rastladığı Yesevî dervişlerine ait makamları eserinde yazmıştır. Bu dervişler arasında Deliorman’daki Demirci Baba, Niyazabad’daki Avşar Baba, Merzifon’daki Pir Dede, Karadeniz kenarında Batova’daki Akyazılı, Bursa’daki Geyikli Baba, Abdal Musa, İstanbul Unkapanı’ndaki Horoz Dede, Bozok sancağı Yozgat’taki Emir Çin Osman, Tokat merkezdeki Gaj Gaj Dede ve Zile ilçesindeki Şeyh Nusret zikredilmektedir.

Halkı nefis mücadelesine hicrete çağıran ve bu uğurda seyahat eden Yesevî dervişlerinin Anadolu’da neşreyledikleri ‘ Divan-ı Hikmet’ ve içeriği, sonuçta burada inkişaf eden halk edebiyatı için ilk örnek olmuştur. Mevlana’nın,Yunus Emre’nin, Hacı Bektaş-ı Veli’nin, Seyrânî’in ve daha pek çok ozan, arif ve velinin dehasını hazırlayan edebi ve tasavvufi gayretin ürünleri bu ilk numunelerdir.Anadolu halk edebiyatı, daha ilk günlerinde bile, Orta Asya Türk edebiyatının bütün vasıflarını haiz idi.Bu vasıfların ortak özelliği ise dini ve öğretici oluşlarıydı. Bu öğretilerin temelini ise tasavvuf teşkil ediyordu.

Anadolu halk şairleri, isimleri etrafında toplanan menkıbelerle, bu mübarek ülkede bir veliden farksız olarak yaşadılar. Ellerindeki kırık sazlarının yükselen ahenginde, kalperindeki aşk, hicran ve ıstırab hisleri terennüm edilirdi. Diyar diyar dolaşan bu erenlerin hayalleri önünde halk vecde gelirdi. Bu kültür ve bu coşku ile Anadolu’nun her noktasında bir şahsiyet, bir ozan ve bir veli meydana geldi.

Kültür tarihimizin çok önemli simalarında olan bu şahsiyetler ve daha pek çokları İslam’ı ve onun yüce kitabı Kur’an’ı mistik açıdan yorumlayıp, insan olmanın onurunu, varlığı Tanrı varlığı için sevmekte buldular. Hakikate, gerçeğe ve ebedi değerlere ulaşmanın ancak akıl ve bilimin öncülüğünde ulaşılacağı düşüncesini Anadolu’ya Ahmed Yesevî erenleri yaydılar. Bunu yaparken de insanları zengin-fakir, ezen-ezilen ve mümin-kafir gibi sınıflara ayırmadılar. Aksine tüm insanlığı ebedi değerlere, mutlu bir dünyaya götüren aydınlık yolda sade bir din, temiz bir iman, sevgi dolu bir gönüle çağırdılar.

İşte bu değerleri Anadolu’da devam ettirenlerin başında Yesevî halkası içinde yer alan Yunus Emre, Mevlana, Hacı Bektaş-ı Veli gibi gönül erleri gelmektedir. Türk milletinin iradesini, ızdırabını aşk ve sevgi içinde mukaddesata götüren mana okulunun öncüleri olan bu halkaya daha binlerce erenleri katabiliriz. Biz bunlara “Anadolu erenleri” diyoruz. Bunlardan biri de Aşık Seyrânî’dir. Seyrânî, Ahmed Yesevî hayranıdır. Onun huzurunda kıyama durmayı en büyük muradı olarak dile getirir.

Ey gönül muradın ne ise iste

Sıtku hulus üzre Hannan’a yalvar

Arsa-i dillerde ol kemer beste

İsm-i esmalarda Mennan’a yalvar

Ta Belh ve Buhara Nakşibendi tam

Ahmed Yesevî Hazreti kıyam

Gelir imdadına on iki imam

Mülk-i Horasan’da her yana yalvar (A.Çatak.Bütün Y.Seyrânî, Kayseri, 1992 ,s.442-443.

Seyrânî’nin, Ahmed Yesevî’nin takipçilerinden olduğu, Allah’a teslimiyet, marifet, hak, hakikat, haram, helal, tevbe, takva, ihlas, aşk, muhabbet, riya, rüşvet, nefis, tevazu, cehalet, sufi, vahdet-i vücud, cennet-cehennem, Ehl-i Beyt, tasavvuf ve hoşgörü gibi evrensel konularla ilgili olarak aralarında benzerliklerin olduğunu aşağıdaki örneklerde görmekteyiz. Biz bu çalışmamızda Ahmed Yesevînin ‘Divan-ı Hikmet‘ adlı eseri ile (Haz.Dr.H.Bice,Ank.,l993) , Seyrânî’nin “Sanihat-i Seyrânî (A.Hazim, 1340) adlı eseri kaynak olarak kullandık.

Seyrânî’nin, Ahmet Yesevî’nin takipçilerinden olduğu, Allah’a teslimiyet, marifet, hak, hakikat, haram, helal, tevbe, takva, ihlas, aşk muhabbet, riya, rüşvet, nefis, tevazu, cehalet, sofi, vahdet-i vücut, cennet-cehennem, vahdet-i vücut, cennet-cehennem, ehl-i beyt, tasavvuf ve hoşgörü gibi evrensel konularla ilgili olarak aralarında benzerliklerin olduğunu görmekteyiz. Ahmet Yesevî, ele aldığı konuları derece derece geliştirerek idealize ettiğini gösterir.

Seyrânî’nin şiirlerini incelerken görüyoruz ki, menşe’ itibariyle, konusu muhabbet olan ve bunu terennüm eden Yesevî çizgisini kendi hisleri ve sevgisinde kutsallaştırma ve ilahiliğe büründürme vardır.

Yesevi’nin aşktaki mertebesinin, dert ve elem çekmekteki tahammülünün ve kudretinin harikuladeliği, Seyrânî’nin yaşamına ve şiirlerine de yansıdığını görmekteyiz. Seyrânî, tasavvufun motiflerini, beşeri aşkı bütün enginliği ve coşkunluğuyla tıpkı Yesevî gibi ilahileştirmiştir.

ÖRNEKLER

NEFSİ ISLAH VE BENLİĞİ TERK

Yesevî

Ey dostlar nefis elinden perişanım

İsyan yükü belimi büktü dertliyim

Aciz kulunum ne eylesen emrindeyim

Elimi tutup yola koy “ente’l-Hâdî

Başımı verip belimi bağlayıp kılsam ihlâs

Nefs-Şeytan çengelinden kurtulsam

Can verirken yardım etse Hızır-İlyas

Gavslar gavsı “yasin hatmi” kılar mı ki

Seyrânî

Tırnak bulur isen başın kaşırdın

Seyrânî’yi doğru yoldan şaşırdın

Ey nefsim, cürmümü baştan aşırdın

Tevbekar olmağa yeminli misin?

Rabbim sana hacet değil arzu halim

Her nefeste sen âlimsin sözüme

Tenimde canımda kalmadı mecal

Medet senden yokuş ile düzüme

Hevayı nefsimle etmedim ülfeti

Başa satın aldım gamı mihneti

ıldığı zaman amel hücceti

Seyrânî’dir cürmüm vurma yüzüme

GAFLETTE GEÇEN ÖMÜR

Yesevî

Vah ne yazık, geçti ömrüm gaflet ile

Sen bağışla günahlarımı rahmet ile

Kul Hoca Ahmet sana yandı hasret ile

Kendi kendisine kendisi yanıp yakılır imiş

Seyrânî

Amel sazın bozuk düzen çalmışam

İsyan deryasına Yarab dalmışam

Aziz gecelerde gafil kalmışam

Nevm-i gaflet düşman imiş gözüme

ZULÜM-ZALİM

Yesevî

Cahillere eşsiz sözüm hayfı hikmet

İnsanım deyip belini bağlar hani himmet

Dünya için birbirine eylemez şefkat

Zalimlere esir olup öldüm ben işte

Zalimlerde had ne ola bizde günah

Dervişlerin huyu kötü, geçmez dua

O sebepten sultan kılar bize cefa

Ayet hadis söyledim ben işte

Zalim eğer cefa eylese Allah de

Elini açıp dua ile eyleyip boyun eğ

Hak yardımına yetmez olsa endişe eyle

Hakktan işitip bu sözleri söyledim ben işte

Zalimleri şikayet etme zalim kendin

Huyun riya etki etmez halka sözün

Dünya malını dolu verdim doymaz gözün

Harisleri “siccin” içine saldım ben işte

Seyrânî

Herkes belasını azdı da buldu

İnsanda evvelki sadakat ne oldu

Eski sarayları beğenmez oldu

Yere sığmaz oldu sultan olanlar

Hükm-ü şeriatçe fakir mazlum

Emanetullahtır değil mi malum?

Zalimin keyfince icrayi rusüm

Edenler çekmez mi azab-ı niran?

Etmek farzdır ulu’l emre itaat

Ulu’l emre farzdır etmek adalet

Evliyayi umur gayetül gayet

Müstakim’ül etvar gerektir her an

Müdahin(dalkavuk) olmasa âlemde âlim

Ne haddi zulmetmek mazluma zalim

Zalimler zulmünden sabra mecalim

Kalmadı Yarabbi bende el aman(189)

CEHALET

A.Yesevî

Cahil ile geçen ömrüm nâr-ı sagar

Cahil olsan Cehennem ondan çekinir

Cahil ile Cehenneme doğru kılmayın sefer

Cahiller için de yaprak sokdum ben işte

Haykırırsam Hakk imdadıma yetişir mi ki?

ğsümdeki paslarım gider mi ki?

Bütün cahiller bu alemden gider mi ki?

Cahillerden yüz bin cefa gördüm ben işte

Alimim diye kitap okur anlamını bilmez

Çoğu ayetin anlamını asla bilmez

Büyüklenme, ben-benliği dini tutmaz

Alim değil, cahildir dostlarıma

Seyrânî

Görmüş yok cihanda cahilden vefa

Vefa umup etme kendine cefa

Olur mu insana zehirden şifa

Fikretsin gönülden ihvan olanlar

Yumurtanın iki olsa sarısı,

Beyazına çıkar anın yarısı,

Cahil adam misli yaban arısı

Çeç yapsa bal yapmaz,orman içinde. ..........

Pan zehrin cahilin nuş itme

Kamil zehrin iç

Cahile aldanma Seyrânî bin ikram eyler.

RİYA

Aşksız ve ihlassız şekilci abidlerin sonu

Yesevî

Dervişim deyip taat kılar halk içinde

Riya kılıp koşup yürür orda burda

Allah için taat kılan derviş nerde

Gerçek derviş dağ ve çölü mekan kılar

Oruç tutup halka riya kılanları

Namaz kılıp tesbih ele alanları

Şeyhim deyip, başka bina kuranları

Son deminde imanından cüda kıldım

Görünüşü sûfiye benzer, kıyametten korkmazlar

Günah ve haram hâsılı, günahlardan ürkmezler

Riyâ tesbihi elinde, ağlayıp yaşını dökmezler

Arslan Baba’nın sözlerini işitiniz teberrük

Seyrânî

Geçüp karşımda sen gülme,

Görüp meyhorluğum sofu

Sözüm tut, badeden sen iç

Fakat sen geç riyadan gel

Hakka bir dem riya ile ibadet etmeden

Belki yeğdir, kendini rüsvayi bednâm eylese

Ehl-i kibrin taati makbul indallah değil

Üç yüz altmış gün oruç tutsa bayram eylese

ŞVET

Ahmed Yesevî ve Seyrânî halkın çileli yaşayışını ve halkı sömürenlerin çirkin dünyasını ortaya koyarlar ve eleştirirler.

Ahmed Yesevî

Amil olan alimler, yola giren asiler

Öyle alim yerini daru’s-Selamda gördüm

Kadı olan alimler

Para rüşvet yiyenler

Öyle kadı yerini

Sakar ateşinde gördüm

Molla, müftî olanlar

Yanlış fetva verenler

Akı kara eyleyenler

Ol Cehennem’e girmişle

Haram yiyen hakimler

şvet alıp yiyenler

Kendi parmağını dişleyip

Korkup-durup kalmışlar

Seyrânî

Mahkeme meclisi icad olduğu

Çeşme-i rüşvetin ahmaklığından

Kaza, bela ile alem dolduğu

Kazların kadıya uçmaklığından

Asıl sermaye-i niyabetleri

Emvali eytamdir(yetim malı) ticaretleri

Daveti rüşvete icabetleri

Sıdkıle gönlünün alçaklığından

 

Niçin garip oldu Hükmü Şeriat

Kadının, müftünün yediği rüşvet

İçkiden, zinadan cahile nöbet

Vermiyor hafızı Kur’an olanlar

AHİR ZAMAN ŞEYHLERİ

Yesevî

Nafile oruç tutar halklara şeyhlik satar

İlmi yok amadan beter ahir zaman şeyhleri

Beline kuşak bağlar özünü adam sanır

Arasat’da bırakılır ahir zaman şeyhleri

Başına sarık vurur ilmi yok neye yarar

Oku yok yayını çeker ahir zaman şeyhleri

Alayından al eyler muameleni mal eyler

Sahipsiz ömrünü yel eyler ahir zaman şeyhleri

Seyrânî

Müstemi’ oldum hezaran vaizin takririne

Gayreti yok masivadan kalbinin tathirine

Cennet ile güldürür gah cahimle ağlatır

Nefsinin, kürsüden inmezden tedbirine

..........

Dine hiç mahrem değilken ad ider rehberliği

Rehberimdir aşk, rağmen vaizin tefsirine

Görmedim zahir ulumunda muhabbetten eser

Bilseler anlar da bir nebze verirlerdi haber

Derse aşkın neşesinden hiç haberdar olmamış

Zevki sönmüş, aşinayı bezmi gülzar olmamış

Bir zaman aşkın duzağında giriftar olmamış

Lafzı aşkın manasın gadir değil tefsirine

DÜNYAYA BAĞLILIK

Yesevî

Neçe mingkler çerik yığğan hanlar kanı

Bu sözlerning her birisi mana kânı

Vefası yok bî-vefadur dünya tanı

Gafil âdem körüp ibret almaz ermiş

Seyrânî

İnşallah Seyrânî gelir gidenler

Zulmün devesini yedsin yedenler

Dünyayı ahirete tercih edenler

Necatı imkansız bahre daldılar

 

KULA HİZMET HAKKA HİZMET

Yesevî

Kulu görsem, kulu olup hizmet eylesem

Toprak gibi yol üstünde yolu olsam

Aşıkların yanıp uçuşan külü olsam

Hem dem olup yer altına girdim ben işte

Seyrânî

Şehr-i hakikate doğru gidenin

Ayağı altına yol gönder beni

Fazilet iline şahlık edenin

Rabbim kapısına kul gönder beni

KORKU, AZAP VE CEHENNEM

A. Yesevî

Korkutma ümmeti söyleme artık

Yürekleri yufka, takatları yok

Rahmandır Tanrı'nın rahmeti pek çok

Me’muldür cümleyi etmesi mesrur

Hadiste buyurdu Habibi Vehhab

Yoktur ümmete ahirette azap

Azabı dünyada geçti ikap

Ahirette ne azap ne ikak görür

Seyrânî

Yolcu ateş yakmak ile yol yanmaz

Arifin yaptığı hiçbir çul yanmaz

Cehennemde günah yanar kul yanmaz

Ben günahdan sürmelenmiş gözlüyem

Sığındım Seyrânî kayyum ferde

Aşk, sevda ile düştüm bu derde

Tuttum günahımdan yüzüme perde

Rabbim divanında kara yüzlüyüm

AŞK

Aşk ve muhabbet dünyanın yaratılmasına sebep olduğu gibi insanı kamil yapan ve Tanrı’ya, aslına ulaştıran da odur. Hakiki sevgiliye ulaşmak için insanın bir çok zorluklara katlanması gerekir. Ahmed Yesevî ve Seyrânî de şiirlerinde hep aşkın, muhabbetin insanı kemale erdireceğini, olgunlaştırıp yücelteceğini söylerler:

Yesevî

Zahid olma, âbid olma, âşık ol

Mihnet çekip aşk yolunda sadık ol

Nefsi tepip dergahına layık ol

Aşksızların hem canı yok, imanı yok

Aşkın bağını gezmeden aşık olunmaz

Hakirlik, ağlamaklık çekmedikçe nefsin ölmez

Bir damlaya razı olmadan o inci olmaz

Razı olup has cevherinden aldım ben işte.

Her sabah vakti ses geldi kulağıma

‘ Zikir söyle’, dedi, zikrini söyleyip yürüdüm ben işte

Aşksızları gördüm ise, yolda kaldı

O sebepten aşk dükkanını kurdum ben işte.

Aşksızlara verme öğüt,

Öğüdünden alır değil,

Aşksız kişi hayvan olur

Hayvan öğüt bilir değil

Gerçek dertliye kendim ilaç,kendim derman

Hem aşıkım, hem maşukum, kendim derman

Rahmet eyleyim,adım rahman,zatım süphan

Bir nezarda işlerimi sühan eyledim

Seyrânî

İbtida vücudum yapan üstada

Bes eylerem daim besden içeri

Sununca o pirim bir kase bade

Aşk-ı Mevla girdi resden içeri

Hep böyle devreder, felekler burçlar

Kendi kendim bildim, affoldu suçlar

Aşkın kitabından yediler, üçler

Ders verdiler bana dersten içeri

Alemi manada elhamdulillah

Bir mai carinin gözünden içtim

Aşk badesini içen keda olur şah

Ben mi, vahdeti gözünden içtim

Aşıkların kalbi kenzi Rahmandır

Kalbi aşık,evvel sani değildir

Bu sırrı anlayan ehl-i irfandır

Bilmeyen marifek kani değildir.

Arılara gelmiş çiçek devşirmek

Ariflere mahsus çiçeksiz pişirmek

Âşık Seyrânî’yi gözden düşürmek

Merhamet ehlinin şanı değildir.

MUHABBET

A. Yesevî

Muhabbetin denizine gömülüp bat

Aşıkların sohbetine özünü kat

Muhabbetin pazarına özünü sat

Özünü satmadan Hakk rahmetin alsa olmaz

Muhabbetin deryasında dalgıç olup,

Marifetin cevherini alasım gelir.

Tarikatın meydanında kanat çırpıp

O Tuba dallarında konasım gelir

Muhabbetin bahçesine bülbül gibi

Seherlerde feryad edesim gelir

O vakitte Allahımın cemalini

Mana gözü ile açıkca göresim gelir

Hoca Ahmed’in küpünde

Muhabbetin şarabı

Aşıklara şu meyden

Muradınca versem ben

Seyrânî

Muhabbet küpünün

Olsam şarabı

Yâr, beni doldurup

İçer mi bilmem

Bir aşıkın yolun tutsam

Aşk oduna yanıp tütsem

Bülbül gibi feryad etsem

Muhabbetin güllerine

Vücudumu kavursalar

Yönüm yare çevirseler

Harman gibi savursalar

Muhabbetin yellerine

GÖNÜL ALMANIN KAYNAĞI

Ahmed Yesevî

Sünnet imiş, kafir de olsa incitme sen,

Hüda bizardır katı yürekli gönül incitenden

Allah şahit, öyle kula hazırdır Siccîn

Bilginlerden duyup bu sözü söyledim ise

Garip, fakir, yetimleri kıl sen şadman

Parçalayıp aziz canı eyle kurban

Yiyecek bulsan, canın ile kıl sen ihsan

Haktan işitip bu sözleri dedim işte

Seyrânî

Nazarını atma hicaz-ı adne

Bir can taksim olmuş cümle bedene

Her gönül Kabe’dir tavaf edene

Çıkmış bina değil mimar elinden

Daralup kendini yıkma Seyrânî

Rızayı bariden çıkma Seyrânî

Gönül Kabe’dir yıkma Seyrânî

Elinden gelirse imared eyle

Aşığın gönlünde görüp yarayı

Beytullah yas tutmuş giymiş karayı

Kudretin yoksa hacca varmağı

Gönül Beytullahtır ziyaret eyle

VAHDET-İ VÜCUD

Ahmed Yesevî

Tarikat pazarında sevda eylesem

Mansur gibi “ene’l-Hakkk”ı kavga eylesem

Hizmey eyleyip hal derdini beyan eylesem

ğsümdeki küreleri açar mı ki

Nam ve nişan hiç kalmadı....Lâ....Lâ... oldum

Allah zikrini diye diye illâ oldum

Halis olup, muhlis olup lillah oldum

Fenafillah makamından geçtim ben işte

Seyrânî

Yolcu ateş yakmak ile yol yanmaz

Arifin yaptığı hiçbir çul yanmaz

Cehennemde günah yanar kul yanmaz

Ben günahdan sürmelenmiş gözlüyem

Sığındım Seyrânî kayyum ferde

Aşk sevda ile düştüm bu derde

Tuttum günahımdan yüzüme perde

Rabbim divanında kara yüzlüyüm

GÖNÜL ALMANIN KAYNAĞI

Ahmed Yesevî

Sünnet imiş kafir de olsa incitme sen

Huda bizardır katı yürekli gönül incitenden

Allah şahit öyle kula hazırdır Siccin

Bilginlerden duyup bu sözü söyledim işe

Garip, fakir, yetimler kıl sen şadman

Parçalayıp aziz canın eyle kurban

Yiyecek bulsan canın ile kıl sen ihsan

Hak’tan işitip bu sözleri dedim işte

Seyrânî

Her gönül Kâbe’dir tavaf edene

Çıkmış bina değil mimar elinden

Daralıp kendini yıkma Seyrânî

Rızayı Bari’den çıkma Seyrânî

Gönül Kabe’dir yıkma Seyrânî

Elinden gelirse imaret eyle

 

Aşıkın gönlünde görüp yarayı

Beytullah yas tutmuş giymiş karayı

Kudretin yoksa Hacca varmağa

Gönül Beytullah’tır ziyaret eyle

HAK MUHAMMED

Ahmed Yesevî

Eya dostlar, bildireyim Hak Rasulden

Ümmet olsan işitip selam verin dostlar

O rahmeten lilalemin cüz ve külden

Ümmet olsan işitip selam verin dostlar

Miskin Ahmed kuluna

Kitabetli Muhammed

Yetim, fakir, garip

Sehavetli Muhammed

Tarikata yol gösterici

İradeli Muhammed

Hakikate Mukteda

İcazetli Muhammed

Seyrânî

Hak Muhammed’de, Muhammed nur-i imandadır

Nur-i imanın fitili şem’i irfanındadır

Şem’i imanında parlar nuri zati lem yezel

Şule-i kandil aşkım kalb-i suzanımdadır

Aynı aşka sümme vechullah sırri aşikar

Çehre-i zat-i ilahi sanma hicranımdadır

Ben Veli Seyrânî’yem hadmen li nefsi sederi

Arzı didar kemali indimde noksanımdadır

 

VAHDETİ VÜCUT

Ahmed Yesevî

Tarikat pazarında sevda eylesem

Mansur gibi “enel hak” kavga eylesem

Hizmet eyleyip har derdini beyan eylesem

ğsümdeki küreleri açar mı ki

Nam ve nişan hiç kalmadı la la oldum

Allah zikrini diye diye illa oldum

Halis olup, muhlis olup lillah oldum

Fenafillah makamına geçtim ben işte

Seyrânî

Kudret-i Hallak’a ibretle baktım

Gördüm her bir mahluk bir şan içinde

Uyanıp çırağım çakmağım yaktım

Vücudum bir buldum cihan içinde

Bildim hakikati kalktım uykudan

Hu İsm-i Zatından, zat İsm-i Hu’dan

Sorsunlar Seyrânî içtiğin sudan

Ben Seyrânî Hakk’ın zatından içtim

Miraciyem ben de Musa-yı aşkın

Ya Rab tecelline tur eyle beni

Sönük yıldızıyım semayı aşkın

Nur-i zatınla pür nur eyle beni

Seyrânî kuluna halkı güldürme

Setreyle isyanın nasa bildirme

Cihanı sen ism-i mevtle öldürme

Azade-i nefhi sur eyle beni

HAKİKAT-MARİFET

Yesevî

Şeriatın meydanına özünü koymadan

Tarikatın bahçesinde dolaşmadan

Hakikatın deryasından cevher almadan

Marifet adabını bilse olmaz

Seyrânî

Şehr-i hakikate doğru gidenin

Ayağı altına yol gönder beni

Fazilet ilinde şahlık edenin

Rabbın kapısına kul gönder beni

SONUÇ

Milletimizin tarihinde büyük yeri ve büyük hizmeti olan Ahmet Yesevî asırlar öncesinde Anadolu’ya gönderdiği erenleri ile gelen değerler derece derece tekamül derek, Anadolu’da ulvi bir aşka doğru yönelmiş, sonuçta beşerî sevginin üstüne çıkmıştır.

Yesevî, inanç ve felsefesini bilgi, doğruluk, tevazu, samimiyet, dürüstlük, mehabbet, verimlilik, kadın erkek eşitliği, ihlas, emeğe saygı ve hoşgörü esası üzerine bina etmiştir. Ahmet Yesevî’de şekillenen bu temel esaslar Anadolu erenlerine de ışık tutmuştur. Âşıklarda özdeşleşen bu değerler Seyrânî gibi pek çok şairlere de değişmez birer motif olmuştur. Zaten insanı büyük kılan, kemale erdiren, oradan da rızayı ilahîye yönelten bu değerlerle birlikte yaşamaktır.

Seyrânî’de tezahür eden Yesevî felsefesi, onun dünya ve ahiret görüşleri mertebe mertebe yükselerek kaynağı Yesevî olan tasavvufî aşka yönelmiş, oradan da aşkın aşkına vasıl olmuştur.

Yesevî de Seyrânî de zamanının insan manzaralarını, özellikle dinî makamı ve mevkii işgal edenlerin bulundukları çizgiyi tasvir eder, halkın çileli yaşayışını ve halkı sömürenlerin çirkin dünyasını ortaya koyar ve eleştirirler. Aynı şekilde başkalarının hukukuna, inancına saygı göstermeyen bir insanın, bir ulusun inanç özgürlüğüne darbe vurduklarını ifade ederler.

Yesevî ve Seyrânî insanları; fakir, zengin, ezen ve ezilen, mümin ve kafir gibi sınıflara ayırmıyor. Yani insanları inanç ve görüşlerine göre tasnif etmiyor. Aksine insanları aydınlığa, ebedî değerlere, mutlu bir dünyaya götüren aydınlık yolda sade bir din, temiz bir iman, sevgi dolu bir gönül ile çağırıyorlar.

Yesevî ve Seyrânî varlığı, yaratanın kudretinden çıkmış olarak tanımlarlar. Bu nedenle insan olmanın onurunu; “varlığı Tanrı için sevmek, sırf bu aşkın hatırı için sevmeye katlanmak” olarak görürler. Bunun içindir ki insan önce kendisiyle hesaplaşmasını, kendisini aşarak bütün bir dünya için, bütün bir dünyanın geleceği ve mutluluğu için çalışmasını isterler.

Yesevî de Seyrânî de şiirlerinde, hem nefret hem de sevginin bir bedende tutunamayacağını savunurlar. İslam’daki kişisel dindarlığın en derin sırrının aşk ve sevgi olduğunu ısrarla ifade ederler.

 
.